28 Aralık 2011 Çarşamba

GÜNÜN ÖDÜLÜ

Bugün tüm gün klinik nöbetçisiyim. Şu an itibarı ile yarım günümü tamamladım. Şu ana kadar klinikten lavabo ihtiyacım dahil hiç bir nedenle çıkmadım ve bu yarım gün itibarı ile bir hastadan duyduğum söz şudur: OKUYAN CAHİLDİR, ALLAH BELANIZI VERSİN!
O an hiç birşey söylemeye gerek duymadım ama evrene gönderdiğim cevap şudur: ALLAH AKIL FİKİR VERSİN!

27 Aralık 2011 Salı

ÖYLESİNE


İki ayrı yaşamım var, ya da en az iki mi desem? En azından kabaca klasifiye edeceksem rüya hayatım ve gerçek (olduğunu sandığım) olarak ikiye ayırabilirim yaşantımı. Niye böyle başladım yazıya bilmem ama canım istedi işte. Şuan bunları yazabildiğime göre bu boyutta yaşamaya devam ediyorum (sanırım) hala. Birşey oluyor, birileri birşeyler yapıyor ve hatta ben birşeyler yapıyorum, söylüyorum. Bütün bunları hızlı çekimde izlediğimi hayal ediyorum ve çok komik geliyor. pıtı pıtı pıtı, tıkı, tıkı, tıkı, pırrr, çırrr, tik, tak tok gibi bişey canlanıyor gözlerimin önünde, anlamsız, komik el hareketleri, kafa sallamaları, ağzını açmış tüküre tüküre bağıran adam, hiç susmayan habire çemkiren ve ardından hep iiiiiii diye ağlayan kadın, saçları süpürge şeklinde.....Artık daha az salınıyorum salınım noktaları arası mesafem giderek azalıyor. Sanki artık sadece bir an titreşiyorum, hani atom çekirdeğinin etrafında, orbitlerde ikamet eden elektronlar gibi. Bazen çok büyük etkileşimler olur ve o elektronu orbitinden koparır ama etkileşim küçükse elektron enerji salmaz, kaybolmaz, sıçramaz sadece olduğu yerde şöyle bir titrer..hani bir söz var ya: titre ve kendine gel! Bak bu benzetmeyi sevdim, kendine gelmek için titremek, bir parmak seni dürter hani: şşşt lan kendine gel gibi mesela. Bir söz daha vardır hani fazla alçakgönüllü olma, gerçek sanırlar diye. Sanırım ben fazla alçakgönüllü oldum. Haaa bu da erdemden değil, kendimi kandıramayan ben sizi de kandırmaya çalışacak değilim. Aslolan şu ki: toplumun dayatması vardır: yavrum alçakgönüllü ol......ben o erdemi yapıştırmışım kendime erdem sırtıma yük olmuş, yüzüme maske olmuş. Dur bi atayım şu yükü sırtımdan, sıyırayım yüzüme yapışan maskeyi. Görelim seyreyelim bakalım, neler olacak....

26 Aralık 2011 Pazartesi

KENDİME DÜNYA ÇİZMEK


Bugün canım sıkkın. Niye mi? Hiç sormayın. Zaten biliyorum ki geçecek. Öyleyse ne anlatarak kendi can sıkıntımı depreştireyim ne de sizi yorayım.
Dün bu müziği dinlerken pastel boyaları düşündüm, çocuk olmayı düşündüm. Gerçi büyükler bile sever patsel boyaların renk renk, kutuda duruşlarını. Hele daha yeni alınmışlarsa, pırıl pırıl, kırılmamış, eskimemiş, kaybolmamış. Turkuaz mavisi, lacivert, parlak sarı, saman sarısı, çimen yeşili, fıstık yeşili....Kutuyu açınca önce dakikalarca bakmak onlara, dokunmak, itina ile kutusundan çıkarmak, kağıda dokundurmaya niyetlenmek ama kıyamamak. O ucundaki sivriliği bozmak istememek, etrafındaki kağıdı hırpalamaktan çekinmek.
Hayaller kurmak bu pastellerle yapacağın resimlerin hayallerini kurmak. Ortasından masmavi bir nehir akan, yemyeşil ağaçlarla çevrili bir köy çizmek, bir kuzu çizmek mesela pamuk pamuk. Elma şekeri çizmek, biri sarı diğeri pembe iki balon çizip, ipin ucuna tutunup balonlarla uçup gitmek. Çeşit çeşit hediye kutuları çizmek, içlerindekini hayal ederek. Yaramaz kediler çizmek sonra onlarla beraber uyuduğunu, oynadığını hayal etmek. Sadece bakarak uzaklara gitmek, okyanusları çizmek, okyanustaki balinanın sırtına binip gitmek. Kocamannn dağlar çizmek, dağları aşıp, kaf dağına ulaşmak, kaf dağını da aşıp şatoyu çizmek, şatodaki kızı çizmek, onunla beraber kitap okumak....
Tüm bunları düşünürken çizmekten vazgeçmek. Düşlediğim kadar güzel olmazsa korkusu ile çizmemek ve bundan hiç pişman olmamak. Pastel boyalara bakmak, renklerine bakmak.
Eğri büğrü de olsa, perspektif kurallarına uymasa da düşündüğün herşeyi, istediğin renklerde çizebilmek, kendi hayatını boyayabilmek. Sonra pastelleri özenle kutusundaki yerine koyabilmek. Mesela sıçana benzeyen mavi bir köpek çizmek ve onu çoook sevmek.

24 Aralık 2011 Cumartesi

SONUNDA

Heyyoooo, işte budur, budur işte, oldu işte,,,,,,,
KAR YAĞIYORRRRRRRRRRR

Sabah üstüne bastığımda ayağımın altında gıcırdayacağını umduğum bir kar yoktu:( Ama ben umutvar biriyim, lanetlenene kadar umut ederim:d ve bekliyorum hava ayaz, biliyorum.......lapa lapa yağacak. sabah kalktığımda ayağımı bastığımda hiç basılmamış kara, ayağım içine gömülecek, yürürken gırç gırç ses çıkacak:d

22 Aralık 2011 Perşembe

ONLAR BİZİM İMTİHANLARIMIZ

Kliniğe ne zaman engelli biri gelse (daha doğrusu getirilse), ben onu muayene etsem, etmeye çalışsam, tıkanıyorum. Evet, doğru kelime bu "tıkanıyorum". Hayatını o engelle sürdüren, sürdürmeye çalışan kişinin ve ailesinin tüm hayatını değiştirmek istiyorum. Elimde sihirli br değnek olsa ve ben bir dokunuşla herşeyi düzeltebilsem diyorum ama ne mümkün.......En çok aile yakınları etkiliyor beni. Durumu kabullenmişlikleri, kendilerinden tamamen vazgeçmiş olmaları o anda durmama neden oluyor. Heleki söz konusu çocuklarıysa. Onun için çabalamaları, ona sarılmaları, ilgilenmeleri, ona bakışları.....O anda ben duruyorum, evren duruyor, yüreğime bir acı oturuyor.....Burnumun taa kökü acıyor, nasıl bir bağ varsa bu burun kökü ile yürek arasında. Karşılarında eziliyor, bükülüyorum. Çünkü elimden gelenler öylesine yetersiz ki.........Ellerini tutuyorum konuşurken ailenin, hani belki şefkatli bir dokunuş iyi gelir.....Allah yardımcınız olsun diye dua ediyorum. Öyle yürekten amin diyorlar ki. Nasıl utanıyorum bir bilseniz her seferinde onların yaşama sevincini, azmini, sabrını görünce, yerin dibine giriyorum. Gözyaşlarıma sıkı sıkı engel oluyorum, böyle birşeye hakkım yok, onlar ağlamazken. Ama onlar çıktığı anda tutamıyorum, sel olup akıp gidiyor yaşlar beni dinlemeksizin, ulu orta, herkesin içinde. işte orda tıkanıyorum. Birgün 20 li yaşlarda zeka engelli bir genç kızı getirmişti abisi, diş ağrısı olduğu için, annesinin bel fıtğı olunca, o üstlenmiş bu işi. Annesi ama kızın mensturasyon döneminde olduğunu, abisinin idare edemeyeceğini söylemiş. Abi ise: ne demek o benim kardeşim, ben gerekirse pedini de değiştiririm, sen rahat ol demiş ve nitekim onunla beraber kadınlar tuvaletine girip bunu yapmış. Bunları duyduğum anda her yerim dondu, ellerim, kollarım, kafam kıpırdayamıyordum sanki kaslarım kasktı oldu,  çünkü kıpırdarsam ağlayacaktım yine...tek kelime etmem mümkün değildi çünkü ağzımdan çıkan ilk ses hıçkırık olacaktı. Sonrası zaten allah kerim, bağıra bağıra ağlayacaktım, dağlar yıkılacaktı sanki sesimden, sustum, kıpırdamadım, bomba yüreğmde patladı, tüm organlarım ve ruhum paramparça oldu, evrene yayıldı.
Onlar melek, onlara hakkıyla bakanlar da. Nerde görüreniz, nerde karşınıza çıkarlarsa elinizden geleni yapın. hatta zorlayın kendinizi, onların hayatlarını biraz olsun kolaylaştırın. Onlar bize Rabbimizin emaneti.
ONLAR BİZİM İMTİHANLARIMIZ.

21 Aralık 2011 Çarşamba

PUTUMAYO

NADASA BIRAK, ÇAPALA, HAVALANDIR, SOLUCANLARI SEPETLE, TOHUMLARI EK VE BEKLE



Güne bu müzikle başlamak ne güzel. Yıllar önce tanıştığınız, aslında birkaç adım ötede olduğu halde yıllardır hiç biraraya gelmediğiniz bir dostla yıllar sonra bir sebeple yeniden biraraya gelip, inanılmaz paylaşımlar yaşamanız ne güzel. Haklısınız Hocam, kimbilir bu yıllar içinde tarlalarımız ne kadar değişti değil mi?

19 Aralık 2011 Pazartesi

İSTEYENİN BİR YÜZÜ KARA zaten ben iki yüzlü değilim

2012 geliyor. 12 tane dilek hakkı vermiş benim lamba kedişim bana. Ohooo yeter de artar bile. Her maddeye 3-5 istek sıkıştırdımmı tamamdır. Başlayalım o zaman:
1-Ya bütün insanlar benim istediğim kıvama gelsin ya da benim onları nazik, demokrat, anlayışlı, samimi, temiz, dürüst vs vs vs görmemi sağlayacak bir kafa yapısı versin bana Tanrı.En yakın kasaba gidip sinirleri alınmış pastırma gibi olmak, ne olrsa olsun gevşek gevşek sırıtıp olsunnnnn diyebilmek istiyorum.
2-Şöyle ön cephe manzarası denize sıfır, arkadan orman manzaralı müstakil, tek katlı bir ev istiyorum, eve karamel rengi bir kedi istiyorum, eşimin buna sesini çıkarmamasını istiyorum. Bir de canın (bizim köpüş) onu yememesini tabiii. Dur yaa akıllım zengin olmak istiyorum. Niye olmasın. Şöyle aylık otuz-kırk bin liralık gelir bana yeter. Hayalimdeki kitap kafeyi açmak istiyorum.
3-Canım Nehirİda kilo almak istiyormuş duydum en yakın zamanda 10 kilomu ona hediye etmek istiyorum. Öyle beğenmedim diye iade etmek falan yok ama.
4-Gizli zaman hırsızlığı yapmak istiyorum. İstediğim an kendime zaman yapabilmek istiyorum. Şöyle parmağımla bir şık yapınca sadece benim görebildiğim bir kapının açışıp içine girmek, orada çaldığım zaman süresince kafama göre takılmak istiyorum. Bu arada benim kopyam ortalıkta dolanıp işleri yapacak tabii.
5-Doçent olmak istiyorum. Çok mu önemli. Benim için, hiiiç. Ama olduk bi kere akademisyen. Olup kurtulmak lazım. Niye olmak istiyorum biliyor musunuz: doçent olup kurtulunca asıl istediğim şeyleri gönül rahatlığı ile yapabileceğim için. Gerisi laf. Mesela müzikli bir masal kitabı yazabilirim.
6- Bana hıyarlık yapan , aşağılık, yalancı, ikiyüzlülülerin ikiyüzlülüklerini gösteren kocamannn bir ekran istiyorum. Tık basacağım ve benim arkamdan çevirdiklerini birlikte izleyeceğiz. Bir de kendini inanılmaz hanfendi, beyefendi, hijyenik, kibar gösterenlerin ev hallerini izleyebiliriz. Yok be sadece benim arkadam çevirdikleri değil asıl birbirlerinin ardından çevirdiklerini topluca izleyelim dev ekranda. He he bi günlüğüne canımın istediği her lafı, küfürü, el hareketlerini özgürce yapabilmek istiyorum.
7-Tabiki sağlık istiyorum tüm sevdiklerimle beraber.
8-İnanılmaz müzikler, kitaplar ve bloglarla tanışmaya devam etmek istiyorum.
9- Daha çok gezebilmek ve yeni yerler görmek istiyorum.
10- Kıyıdan denizi izlerken dalgaların sesi ile sarhoş olmak, ormanda yürürken çamların kokusu ile büyülenmek, yağmur altında gezerken ilk yağmur damlasına kahkahalar atabilmek, kitapta okuduğum bir cümle ile büyülenmek....ve bütün bu hayranlıkları yüreğimde duyup hüngür hüngür ağlayabilmek istiyorum.
11- Tıpkı çocukluğumda evimizin karşısındaki parktaki ağacın altındaki o çiçeklerin sadece benim için çıktığı hissini,çocukluğumda tek başıma oynadığım oyunlardaki zevki, küçük kadınları çokomel yiyerek okurken aldığım hazzımı bi zahmet geri istiyorum.
12-Bir kaç dakikalığına bile olsa da tanıma fırsatı bulamadığım annemle tanışmak ve kızlarımı ona göstermek istiyorum. Canım pamuğum babaannemle kucaklaşmak, dedemin ellerini öpmek, babamdan af dileyip, boynuna sarılmak istiyorum. Öbür taraf lütfen bu vizeyi versin onlara.
Ve hepiniz herkesler mutlu olsun isityorum hatta ikiyüzlü, samimiyetsizler bile, belki mutlu olurlarsa başkaları ile uğraşmazlar di mi?
Hişşşşt kedişşş, bi de yeni yılda seni muccck diye öpmek istiyorum.
İsteyen herkesi mimliiiyorummmm, mimledimmm, mimliycemmmmm, hoooop mimlendiniz bile.
Hadi bakalım şimdilik aşağıdaki kafe ile idare edelim bakalım.


17 Aralık 2011 Cumartesi

LÜTFEN İZLEYİN LÜTFEN

Cumartesi akşamları saat 23.00 da TRT çocukta TRT Okul programında yer alan "SIRADIŞI ANATOMİ" yi Lütfen çocuklarınızla beraber izleyin. İzledikten sonra, hayatınıza, etrafınıza, insanlara kısaca evrene yeniden bir bakın bakalım. LÜTFEN!

16 Aralık 2011 Cuma

ÖYLEYSE BÖYLEDİR, BÖYLEYSE ŞÖYLE, ŞÖYLEYSE O ÇOCUK BANA AŞIK!

Biz insanlar çok hayalciyiz. Nasıl mı? Mesela: boynuna atkısını fular gibi bağlayan, ekose pantolon giyen erkeklerin entellektüel olduğunu hayal ederiz, bu erkeklerin hergün zevkle kitap okuduğunu, hergün zevkle kitap okuyan erkeklerin çok kibar ve anlayışlı, demokrat olduğunu hayal ederiz, bütün bu hayaller kesmez bizi o erkeklerin bize çok uygun olduğu yargısına varırız, her sabah otobüs durağında karşılaştığımız bu tanımlamalara uyan oğlanın bize aşık olduğuna inanırız, bu inanışı temel alarak sabah kıyafetimizi belirler, bizi şişman göstermesine rağmen ekose pantolon giyeriz, elimize entellektüelliğimizi vurgulayan bir kitap alıp, buz gibi soğukta, ellerimiz dona dona, biryanda oğlanı kesmeye çalışırken o kitabı okuruz (okur gibi görünürüz), bu arada şaşkınlıktan otobüsü kaçırırız, bir bakarız oğlan otobüse binmiş gitmiş, bu seferde hem bana aşık hemde beni otobüsün geldiği hususunda uyarmadı bastı gitti, ne kaba herif deriz.........aslında o pantolonun da onu çok şapşal gösterdiğini farkederiz birden.
Nerden gelmiştik buraya: haaa boyna bağlanan fular ve ekose pantolondan. Vay be biz insanlar amma da yaratıcıyız. Hayallerimiz ve senaryolarımızın gerçekliğine inanmakta da bir o kadar israrcı.

TORİ AMOS


Birgün müzikli bir masal kitabı yaparsam müzikler Tori Amostan olacak.

14 Aralık 2011 Çarşamba

İNSANIN BİR DURUŞU OLMALI


Bu videodaki salıncakta asla sallanamam. Tekne gezileri kabus olur benim için. Küvetin içine oturup keyif bile yapamam, o suyun minik çalkantıları midemi bulandırır. Düşünüyorum da burcumun da bana kattığı sabitliğin getirdiği bir komplikasyon galiba bu. Benim ayaklarım hep yere sabit basmalı. Hatta kendi ayaklarımın sabit basması da yetmez, karşımdaki ve yanımdakilerin yani görüş alanımdakilerin de sağlam basması gerekir. Ben karşımda sallanan şeyler görmekten de rahatsız olurum. Başım döner, midem bulanır. Fazla karma karışık desenlere bakamam. Belki de bir çeşit huysuzluk bu bilmiyorum. Belki de bir karakter özelliği belirsizliği, ordan oraya salınmayı sevmiyorum. İnsanın bir duruşu olmalı, dimdik. Sürekli ordan oraya meyledenlerden hazzetmiyorum. Belki de yanlış pencereden bakıyorum hayata. Belki çok rijitim. Eğilip bükülmüyorum. Ama bu herşeye defansif bir şekilde karşı durduğum anlamına gelmiyor. İnsanları dinleyebilirim hatta anlayabilirim ve hatta onaylayabilirim. Ancak tüm bunlar beni bildiğimden, inandığımdan geri de döndürmeyebilir. Her olayı, kişiyi farklı bir pencere olarak görebilirim. Pencereden kafamı uzatır ordan manzaranın nasıl göründüğüne bakabilirim. Benim tercih etmeyebileceğim bir manzara olsa dahi: vayy be burdan bakınca da böyle bir manzara varmış diyebilirim gülümseyerek. Ama ben orman manzaralarını severim mesela bozkırlar beni sıkar. Bu bozkırlardan nefret etmeme sebep olmaz. İlle bir pencerem olacaksa ve tercih edebiliyorsam onu ormana doğru açtırırım evimde. İnandığım şeyleri anlatırım, paylaşırım ama fanatikçe önermem. Ama kendimce yanlış bulduklarımı da tam da muhatabına iletirim. Kendi düşündüklerimi söylerim, onun duymak istediklerini değil, konuyu uzatmam, kıvırıp çevirmem ve hatta yuvarlaklaştırmam, yumuşatmam. Çünkü faydasızdır bu bilirim. Gereken bekleme zamanını mutlaka sunmuşumdur ona, biraz daha zaman vermem. Ve çoğu kişi tarafından rijit olarak nitelenmemin nedeni de budur bilirim. Onlar oyun oynamak isterler, salınmak, sallanmak, uyumak, uyutulmak, ninni dinlemek isterler. Lakin ben yapamam. Ben gecelerin kuşuyum, uyumam, kendimi kandırmam, kendimi sürekli iredelerim, iğnelerim bazen canımı çok acııtırım. Belki de sevdiklerime kendime nasıl davranıyorsam öyle davranıyorum. Bu benim sevme biçimim. Ben öyle çocuğu düşünce perişan olan annelerden değilim. En fazla elimi uzatır, olsun, olsun, hadi kalk bakalım derim. Ben böyle severim. Elbette insanların fikirleri değişebilir. Birgün bozkırları daha çok sevebilir. Buna da inanırım. Ama bunun ne kadar gerçek olduğunu önemserim. Kendim birşeye karar verdiğimde durur düşünürüm bunu neden yapıyorsun derim kendime. Bu bir politika mı yoksa senin gerçeğin mi, yoksa bir beklentin mi var derim. Eğer yüreğimin gerçeği ise yoluma devam ederim. sonrasında hata yapmış olsam bile pişman olmam çünkü o anki doğrum buydu derim, dersler çıkarır, sepetime koyar, yola devam ederim. Sözü uzatmaya gerek yok. Bana göre, insanın bir duruşu olmalı, ayakları yere basmalı. ben böyle insanları severim. Diğerlerine ne mi olur? Bilmem, ben birşey yapmam, yoluma devam ederken bir bakarım onlar ayrı bir yola düşmüş. Sefa ile derim sefa ile

13 Aralık 2011 Salı

NE YANİ.....BEN ÖLDÜM MÜ ŞİMDİ

Ailece farklı bir şehirde veya kasabada gezmekteyiz. Eski bir bakkal dükanının raflarında inanılmaz güzellikte yeşil zeytinlerle dolu bir kavanoz görüyorum. hani o alacalı olanlardan, iri iri (bak şimdi ağzım sulandı, zaten bütün olanların başlangıcı da bu zeytinler). Dükkan sahibine yöneldim fiyat sormak ve zeytinlerin tadına bakmak için. tam adam bana doğru zeytinleri getirip bilgi verecekken eşim geldi ve evin reisi edası ile alışverişe koyuldu. İşte o noktada ip koptu sanki. Ne olduğunu anlayamadığım şekilde bir güç beni dükkanın dışın attı arabaya atladım, deli gibi sürmeye başladım, sanırım yokuş aşşağı idi. Sonra sanırım aklım başıma geldi ve yav ben nereye gidiyorum bizimkiler hala dükkanda geri dönmem lazım deyip sola dönülecek şekilde meyillendim. Ama sanırım fazla hızlıydım araba kontrolden çıktı. İlk olarak sağ kaldırıma çarptım, tekrar savruldum, sonrasını algılayamadım bir o yana bir bu yana muhabbeti. En sonunda arabadan fırladım, dışarıdan arabnın salınışlarını izliyorum, araba bir oyuncak boyutlarında, savruluyor. herneyse sonra kaza mahallinde eşimle beraber konuşuyoruz. Yav nasıl oldu bilmiyorum diyorum. sanırım öyle fazla bir problem yok diyorum. Şöyle bir bedenime bakıyorum, gayet iyi. Sen öyle san diyor, kızgınlıkla, savrulmuşsun sonra 5-6 kez takla atmışsın diyor ama bende tık yok haytırlamıyorum. Tam da o sağ kaldırıma çarptığım yere geliyoruz, geniş geniş, silik 3-4 tane kan lekesi var yolda. Bakakalıyorum........Yoksa.....eşimin gözlerine bakıyorum ama duyacağım cevaptan korkarak, cümle şuan bile aklımda, yüreğimdeki yangın da: ne yani, yoksa,,,,ben...öldüm mü? ses yok ama gözleri ile evet diyor. işte o an yıkılıyorum...niye mi tek evet bir tek nedeni var ve aklımdan çu cümleler geçiyor: amann tanrım ben ne yaptım, kızlarım neolacak, benim aptallığım yüzünden kızlarım annesiz kaldı, ne yapacak şimdi onlar, ağlayamıyorum bile çünkü zihnim hızla çalışıyor, ne yapabilirim şimdi bu durumda diye. Ve çaresizlik hissi yüreğime çöküyor, ben ordayım ama yokum, onların hayatında yokum, bensiz kaldılar, annesiz....Sonra onları uzaktan izliyorum yanlarında bir kadın yüzünü şimdi bile hatırladığım, onların ellerinden tutuyor, sanırım fatma pınar ona anne diye sesleniyor. Hiç kıskanmıyorum ama için acıyor: yavrum diyorum ne yapsın...ahhh aptal guguk aptalsın işte, aptallığınla onlara yaptığına bak. eşimi de rahat bırakmalıyım hayatında diyorum ve 
uyanıyorum canın havlayan sesi ile. hava daha karanlık, ohhh diyorum rüyaymış, elimi kolumu yokluyorum. aslında yeniden dalmak istiyorum uykuya ama korkuyorum ya devam ederse bu kabus diye.
Bugün yüreğimde bir ağrı ile uyandım. O ruh halini, suçluluk duuygusunu, çaresizliği, vicdan azabını atamadım üstümden. O anda öldüğümü öğrendiğimde yani, içimdeki tek acı yavrularımdı, kendimi bir an olsun bile düşünmedim, ahh aptal kadın dedim aptalsın, ne yaptın onlara.....
ANNECİM, RAHAT UYU.

12 Aralık 2011 Pazartesi

BLOG DÜNYASI

Az önce güzel bir yazı okudum. Zeka pırıltıları ile dolu. Alçakgönüllü ve bir o kadar samimi bir yazı. Hemen her zaman harika müziklerle süslenmiş olur yazıları. Entellektüelite inanılmaz bir şekilde günlük hayatla harmanlanır. Ve bunun gibi bir sürü okumaya doyamadığım blog var. Ve hatta hergün yenileri ile karşılaşıyorum. Blog dünyasında rastlayageldiğim bu harika insanlardan neden etrafımda hemen hiç yok. Yoksa burası bir illüzyon mu? Bizler gerçek dışı bir dünyamıyız? ya da zemin blog olduğunda böylesine pırıltılı, böylesine entellektüel iken gerçek hayatta tırnaklarımız çıkıyor, tüylerimiz uzuyor ve biz de diğer kurt adamlar gibi mi oluyoruz. Yoksa blog dünyası bir kandırmaca mı yoksa sığınmaca mı? Bu sorunun cevabı başkaları için ne olursa olsun burası benim için "sığınmaca"  
Tıpkı şu tatlı müzik gibi, hadi gelin keyfini beraberce çıkaralım. Taaa ki yarınki koşuşturmacaya kadar, biri bizi sinir edene, kalbimizi kırana kadar, ne dersiniz?

11 Aralık 2011 Pazar

9 Aralık 2011 Cuma


Bu video da KuBaBa dan
Gün olmuyor ki harika bir blogla tanışmayayım, harika bir müzikle kulaklarım bayram etmesin, muhteşem bir görsele hayran olmayayım, inanılmaz güzellikte bir kitabın arka kapağını okumayayım, yüreğe işleyen bir filmin fragmanını görmeyeyim, biryerlerde hah işte bu diyebileceğim bir cümle okumayayım, hayrettten ağzımı açık bırakan bir çiçeği koklamayayım, onu mıncıklamak isteyeceğim harika bir kediyle selamlaşmayayım, sararmış yapraklarını özgürce tereddütsüz toprağa salıveren bir ağaçla birbirimize göz kırpmayalım, burnuma damlayan ilk yağmur damlasına şaşırmayayım, gözündeki af dileyişi gördüğüm birini affetmeyeyim .....
TANRIM,  kıvırcık saçlı, büyüme özürlü kız yine kapında bu sefer sadece seni öpmek için.
Görsel: http://obsessionsandbadhabits.tumblr.com/

8 Aralık 2011 Perşembe

DENİZDE BALIK GİBİYİM



Heyyyttttt, acccaippp keyfim yerinde. Bomba gibiyim. Niye mi? İşte en güzeli şu ki: SEBEBİ YOK. Dünya dün ne kadar berbatsa yine aynı oranda berbat, hava daha puslu ve soğuk, yine biryerlerde birilerinin hakkı yeniyor, biryerlerde birinin yüreği acıyor, yeni yeni mikroplar çıkmış, hala üst solunum yolu enfeksiyonum geçmedi sesim borozan gibi, bu sesle bugün ders anlatacağım, fatma pınar hala yaramaz, etrafımda beni gıcık eden bir sürü şey var......ama benim keyfim yerinde. İşte budur!
Videyou bir izleyin, ilk saniyelerini, kalecinin gardını alışını, oyuncunun kafasında hesaplar yapışını....acaba oyuncu şu gölü bi atayım da kaleci görsün gününü mü diyor içinden ya da kaleci attğını bi tutayım da rezil olsun mu diyor? hayır biri topu kale dahiline sokmaya çalışıyor kaleciye takılmadan. kaleci ise topu kale içinden uzak tutmayı hedeflemekte. bir top ver ortada. 2 kale. OYNUYORLAR. Adam golü atınca seviniyor elbettt, heyyy oldu, çabalarımın sonucunu aldım, eğleniyor. kaleci ise tüh lan kaçırdık diye hayıflanıyor. konu top ve kale yani oyun. neden sıklıkla bu hayatında bu futbol gibi bir oyun olduğunu unutup, oyunculara, hakemlere ve bazen taraftalara takılıp kalıyorsak.
Şimdi de bunu izleyelim hadi, buara teoman günlerimdeyim galiba:D adam müziği bıraktı ya kıymete bindi:D

7 Aralık 2011 Çarşamba

İŞTE ÖYLE BİRŞEY



Videonun altındaki yorum çok hoşuma gittiği için yazıyı onunla bitiriyorum:

Müzik denilen şey böyle bişey olmalı.

:D

huzur da galiba böyle bişi:D

Görsel: http://obsessionsandbadhabits.tumblr.com/

6 Aralık 2011 Salı

İŞTE BU KADAR

Yıllar boyunca herkesin ahlakına göre yaşamayı istedim.
Kendimi herkes gibi yaşamaya,
herkese benzemeye zorladım.
Kendimi ayrı düşmüş hissettiğim zaman bile
bütünleşmek için böyle davranmak
gerektiğini söyledim.
Ama bütün bunların sonunda felaket geldi.
Şimdi kalıntılar arasında dolaşıyorum.
Kuralsızım,tereddütler içindeyim,
yalnızım ve bunu kabullenerek tek oluşuma ve kusurlarıma boyun eğdim.
Tüm yaşamımı bir nevi yalan içinde yaşadıktan sonra
bir doğru yaratmak zorundayım.”
Albert Camus 

5 Aralık 2011 Pazartesi

ÖDÜL MİMİ

beni ödüle layık görmüş. Kendisine teşekkür ederim. Hemen başlayalım o zaman. Sevgili Sestod'un teşekkürlerle linkini veriyorum: http://kitapcaybattaniye.blogspot.com ve kendim hakkında 7 gerçeği paylaşıyorum:
1-şu sıralar vakit bulamasam da (malum fatma pınar) kitap okumak en büyük zevkim.
2- müziksiz bir hayat düşünemiyorum.
3-kendimi bu dünyada yabancı hissediyorum.
4-fazlasıyla dürüstüm.
5-samimiyetsizlikten iğreniyorum.

6-mızmızları öldürmek istiyorum.
7-doğaya aşığım, birgün ormanda kaybolmayı hayal ediyorum.

Bu güzel mimi size yolluyorum:
1-Deniz'den Gelen
2-öykü
3-ozgurtamsen



3 Aralık 2011 Cumartesi

BİR KESTANEDEN NERELERE

Dedim ki Ankarada olsam, yaş 17 olsa yine. Dershaneye gidiyor olsam kızılaya, kış olsa, kar yağsa....Bir soğuk bir soğuk sorma gitsin. Vakit de dar ama köşedeki kestanecinin kestaneleri pek bir yaman. Koy bakiim külaha şöyle 6-7 tane. Uyyyyyy yanar ellerim ama can çekmiş bi kere beklemez...Kulağımda REM, loosing my religion, diyor. O yaşlar deli çağlar kafa eserse bütün inanışlardan vazgeçilir. Yoksa şöyle sakaryaya mı gitsem, dost kitabevine mi dalsam, kaybolsam kitapların arasında....yok yok karamürselin önünde arkadaşlar bekler. Belki bir demet nergis alırım ne dersin, koklaya koklaya eve dönerim. Canım babaannem sana aldım desem de hemen bir vazoya koyar, odama kaçırırım. Açarım defteri kitabı, burnumda mis gibi nergis kokusu. Oda soğuk, olsun...dokunulmaz bir özgürlük var sanki burda, bir daha hiç olmayacağı kadar. İçerde soba çıtır çıtır yanıyor ama sigara dumanı almış tüm odayı. Öyle çok hayal varki içimde onlar beni ısıtır. 17 yaşımdayım, Ankaradayım, yenimahalledeyim. Babaannem, dedem, babam hatta kedim pamuk hepsi burda...zaman dursun neolur.......

29 Kasım 2011 Salı

LÜTFEN GUGUK KUŞUNA KUVVETLİ BİR ALKIŞ

Aylardır vicdanım sızlıyor. Böyle sedanter yaşamaktan. Onca para verip spor yapmıyor olmaktan. Dün gece canıma tak etti. Bu böyle gitmez dedim. Ertesi sabah vazgeçme ihtimalini yok etmek için spor çantamı hazırladım. Veeeeeee spora gittimmmmmmmmm. Heyyyoooooooo. Kendimi maryo oynayan kız gibi hissettim biran. Hani yaptımmm yaptımmmm diyordu ya:D Şeytanın bacağını kırdım. Şimdi şeytanın değil benim bacaklarım ağrıyor ama olsun, gururlu bir ağrıyış bu. Az önce yeniden hazırladım çantamı. Ayrıca bu sefer terliklerimi de unutmadım. Kollarını aç sağlıklı yaşam sana geliyorummmmmm. Eeeee hani alkışım?
Bu da kendime hediyem.
http://youtu.be/fJ9rUzIMcZQ
http://youtu.be/ayYCGH4djE0

28 Kasım 2011 Pazartesi

EYVALLAH

Kendimi anlatmak için hiç uğraşmayacağım size. Hem neden anlatayım ki ben zaten açık bir kitap gibiyim, kafamda, yüreğimde ne varsa dilimde, gözümde, yürüyüşümde, mimiklerimde de o var. Bunlara rağmen beni anlayamıyorsanız, beni anlamak istemediğiniz, beni kafanızda kendinize göre kurgulayıp biçimlendirdiğiniz aşikar. e durum böyleyken enerjimi ve elimde tutamadığım zamanımı sizlerle heba etmeyeceğim için kendimi suçlu da hissetmiyorum. Bazıları var ki, bakışımdan anlarken beni, siz neden hep yargılayıp, hergün idam sehpasına çıkarıp asıyorsunuz beni? Ben size göre sizin anlayabildiğiniz ve algılayabildiğiniz kadarım. O zaman eyvallah diyorum hepinize. Ben sizin düşünce hapishanelerinizden azad ediyorum. Bakalım bundan sonra kiminle uğraşacaksınız. O da sizin ve onun derdi. Birgün anlamak isterseniz bilmem belki yine buralardayım....belki nehrin öbür tarafında. Ama ben bugün karar verdim, size kendimi anlatmaya çalışmayacağım. Yapacak çok daha güzel şey varken, sizin tabularınızı yıkmaya çalışmayacağım. Oyuncağınızı alıyorum elinizden, hadi bakalım.....
Bu şarkı da Vladimir ve sizler için. Yumuşak yumuşak dinleyelim ...

SOKO


KENDİME ÖĞÜTLER


Yürek yaraları geçer mi sence? dedi.
Düşündüm. Yüreğimdeki yaraları düşündüm. Güldüm sonra, yürek yaraları düşünerek algılanmazdı ki. Hissedersin onları hiç olmadık zamanlarda, yıllar yıllarrr geçmiştir oysa üstünden ama o an o günkü gibi acır. Şaşarsın. Geçmez deyiverdim.
Eeee o zaman noolacak ben bu yürek acısıyla mı yaşayacağım ? dedi.
Ona sen karar ver dedim.
İyi de geçmez diyorsun sonra da sen karar ver diyorsun dedi biraz kızgınlıkla.
Yara orda durabilir ama senin ona vereceğin tepkiler farklı olabilir. Yaklaşımını sen belirleyeceksin diyebildim.
Peki yüreğim bu kadar acıyorken o kişiye ve hatta evrene karşı nasıl objektif davranabilirim ? dedi.
O da senin kararlı tutumuna bağlı, acı hala orda dururken ve hatta hala canını acıtıyorken kararlarını verirken yüreğindeki acıyı temel almayacaksın. Hani kanayan parmağını bezle sıkı sıksı sarıp yemek yapmaya devam etmek gibi birşey dedim.
Sonra kendi yüreğimdeki yaraları düşündüm, aklıma geldikçe, yaralayanları gördükçe şakır şakır kanayan yaraları. Sonra bir gülme aldı beni. Bu yaraların bana öğrettiklerini düşündüm. Kendi hatalarımı düşündüm, kusursuz olmadığımı. Yaralarım bir organım gibiydi artık ve karar verirken onları temel almamalıydım ben de ...tıpkı ona önerdiğim gibi.

26 Kasım 2011 Cumartesi

DOĞRU

Nasıl doğru davranabilirim diye sordu. Ne acı ki, verecek bir cevap yoktu. Öyle işte, birşey elde etmek için değil, doğru olduğu için doğru davranırsın; hem öyle doğru davrandım diye mutlu falan olmazsın. Doğru davranmak çaba gerektirmez. Zaten çabalaman gerekiyorsa burda bir sorun vardır. Biliyorum bu cümleler senin sorunun cevabı değil. Ancak belki de en açıklayıcı cümlem şu olacak: başka alteranfin yoktur, doğru davranmaktan başka. Öyleki ki bu davranış seni belki de üzecektir, sen yine de doğru davranırsın. Çünkü başka bir seçenek mümkün değildir. Pek çok şeyin cevabında olduğu gibi: öyle olduğu için. Bütün bunları nerden mi biliyorum? Yeterince yanlış yaptım bugüne kadar bunları öğrenmeme yetecek kadar.

24 Kasım 2011 Perşembe

DUA


Elbette hepimizin amaçları var. Kimi kendimize uygun belki kimi değil. Zamanla gelişen farkındalıkla kendimizi ne olduğunu ve neolmadığına kendimiz karar verdikçe bunu ayırabileceğimiz inancındayım. Mesele değil zaten, insan ne olursa olsun dışarıdaki ve içerideki egosal uyaranlardan bağımsız kaldıp "DOĞRU" davranmalı. Doğru davranırsanız sonuca ulaşırsınız demiyorum. Doğru davranırsanız sonuca ulaşabilirsiniz. Doğru davranırsınız ama sonuca ulaşamayabilirsiniz. Bu kaybettiğiniz anlamına gelmez. Doğrular her zaman maddi veya manevi alemde size başka bir "DOĞRU" olarak geri dönecektir. Bazen bunu o anda kavrayamasak da bu böyle. Zaten doğru davranmayı kurallaştırmış birinin kazanma-kaybetme kaygan zemininden çoktaaan uzaklaşmış olacağı düşüncesi ile.....
TANRIM, beni doğruluktan uzaklaştırma.

23 Kasım 2011 Çarşamba

SEN BİLİRSİN

Aylardır süren emek, konuşmacalar, koşuşmacalar, heyecanlanmalar, kızmalar, affetmeler ve şaşırmacalar.......bugün tüm bunların hepsi ilahi düzlemde olanlarla harmanlanıp önümüzüe sunulacak. Sakin miyim? değilim, gergin miyim? değilim. HEYECANLIYIM. İyiki klinik nöbetim ve bloğum var, onlarla yatışacağım. Önemli olan amaç olmadığını öğreneli epey oldu, amaca koşarken yolda gördüklerimiz ve göremediklerimiz ve bunları çin çayı gibi özenle süzüp, demleyip, içebilmemizdi. İzledim.....sonuç benim için ne olursa olsun çok şey öğrendim, sepetim dolu, yola devam edeceğim. Saçlarım yine kıvırcık ve yine kapındayım:
TANRIM, ......sen bilirsin.
Bu müzik iyi geliyor bana bugün.

22 Kasım 2011 Salı

ERENLERİN KULAĞI ÇINLADI


Yazmak istedim; yazamadım. içimdekileri aktaramadım bu aleme. TelefonuM çaldı güzel bir dua dillendi karşıdakinin dilinde. Yüreğim zaten kıpır kıpır; kuş olduuuu uçtuuu gitti. Tıpkı Sufim gibi "Allah söyletiyor, erenler seninle olsun" dedi, ses. Tam da duymak istediğim şeyi nasıl da çabuk gönderdin Sevgili Tanrım. Olacak olan herneyse, biliyorum ve hissediyorum ki: en güzeli.
Bu güzel dua edilirken bu müzikleri bulmuştum ben de size aracı olayım, "günleriniz güzel olsun, erenler sizinle olsun" dedim.

20 Kasım 2011 Pazar

YANILGI


Yaşamak inanılmaz bir mucize, herşeye rağmen. Böyle bir mucizenin tadına varmak varken, kendi illüzyonel doğrularımız ışığında yargılamak nasıl da büyük bir fiyasko. Düşünüyorum da, sadece iki seçenek var gibi: anlamaya çalışmak ve eğer anlayamıyorsak dönüp gitmek. Yol devam ediyor, görülecek milyonlarca şey var...görmediğimiz şeyi yok saymak, gitmediğimiz bir şehri yok saymak gibi değil mi? yaşamadığımız bir gerçekliği yargılamaya ne ad verilir? işte onu hiç anlamıyorum.


İşte samimiyet (41. ile 54. saniyeler arasını izleyin lütfen)

herşey kendi içinde güzel...kemanın sesi piyanodan daha mı güzel, flüt gitardan daha mı harika? .......eee o zaman  

19 Kasım 2011 Cumartesi

SADECE

ne istiyorum biliyor musun?

sadece samimiyet........İÇTENLİK.....GERÇEKLİK.

bunun ne olduğunu biliyor musun?

iletişimde tek kriterim bu!

18 Kasım 2011 Cuma

RUHU GÖREBİLİYOR MUSUNUZ?


Müzik aleti elle, ağızla değil ruhla çalınır. Ruhu görebiliyor musunuz?

17 Kasım 2011 Perşembe

MECBUREN

Bugün sessis sessiz oturacağım, sessiz sessiz yürüyeceğim, sessiz sessiz yemek yiyeceğim. Hatta sessiz sessiz konuşacağım (konuşmaya çalışacağım). Konuşma orucu mu diye merak edenlere: mecburen diyorum. Haftalardır tam olarak atlamadığım boğaz enfeksiyonum, bir de bu hafta raporlu olan hocanın yerine de nöbet tutmam, tabi ki nöbet sırasında çenemi tutamayıp bol bol öğrenciler ve hastalarla konuşmam sonunda mecburen bu orucu tutacağım.Ses gitti sonunda. Bunu en iyi şekilde değerlendireceğim. Zaten gevezenin teki bu guguk kuşu, acıcık kafamı dinleyeceğim :D.
Amaaaa seviyorum ben bu bloğu be. Sesim çıkmasa da yazabiliyorum işte en sessizinden. Yaşasın blog yaşasın blog dostluğu.

15 Kasım 2011 Salı

RUHUMUN SEFASI


Buaralar sadece klasik batı müziği dinlemek istiyorum. Kimbilir belki mevsimseldir. Dinlerken ruhumun pencerinin önündeki koyu yeşil berjer koltuğa gömülüp, kucağındaki kedi mırıldarken, elindeki keskin nescafesini dışarıdaki harika manzarayı izleyerek höpürdettiğini hissedebiliyorum:D.

13 Kasım 2011 Pazar

BİRİ BANA ANLATSIN

Ümitle ümitsizliğin arasına sıkışmakla kalmamış , ümid ettiği şeyin anlamını sorgularken kendimi HİÇ Mİ HİÇ anlayamıyorum.

4 Kasım 2011 Cuma

http://www.youtube.com/user/MsKubaba#p/a/u/1/TngwL5YHg-M
Sevgili Kubaba yı bloğundan da tanıyor ve zevkle takip ediyorum. Youtube daki kanalı da harika. Kendinize müzik ziyafeti çekmek isterseniz bu yağışlı kapalı günde harika bir mekan.

3 Kasım 2011 Perşembe

MOMO



Bugün güzel başladı. MOMO ile başlayan güzellik diyorum ben artık buna. (http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=86929&sa=93965530). Uzun uzadıya anlatmayacağım. Burdan sesleniyorum MOMO yu okumuş olanlara bize bir merhaba der misiniz?

2 Kasım 2011 Çarşamba


Madem Nathalie Merhant seviliyor, buyrun o zaman:D
Bir de Franco Morone deneyelim yanında, ne dersiniz?

1 Kasım 2011 Salı

TAVSİYE


Bana olan nefretlerini temel alarak hareket edenlere sesleniyorum: BENİ NE KADAR DA ÖNEMSEDİĞİNİZİN FARKINDA MISINIZ? Öncelikle teşekkürü bir borç bilirim kendim bile BEN i bu kadar önemsemezken:D   Ki beni bu kadar önemsiyorsanız, bana bir de başka bir gözle bakmaya çalışın derim. Belki marifet dürbünüyle bakarsanız,,,,belki de kimbilir, önce kendinizi, sonra bir ümit ONU  görürsünüz. Ne siz ne ben kalır geriye, böylelikle nefret de pufff uçar gider. Bu güzel şarkılar size en derin iyi niyetlerimle beraber hediyem olsun. Kabul buyurun lütfen. beni onurlandırdınız:D 


31 Ekim 2011 Pazartesi

RAHVAN RAHVAN



Öğleden sonrası rehavetinin yanında iyi gider.

KAHVE BAHANE


Dönüp dolaşıp bu filme takılıyorum. yeniden izleyesim var da vaktim yok ki:( Ben de müzikleri ile idare ediyorum. Aslında film bahane, benim de kaçıp gidesim var ormanlara, kaybolasım var. Reçine kokusu, odun kokusu burnumda tütüyor. Sobaya kozalak atasım var. Bekle beni Köroğlu dağları birgün geleceğim sana.

30 Ekim 2011 Pazar


Şu soğuk pazar gecesinde, çayınızla ya da kahvenizle, belki bu müziğin eşliğinde kitap okursunuz diye düşündüm.

26 Ekim 2011 Çarşamba

Oh my God I see how everything is torn in the river deep And I don't know why I go the way Down by the riverside

When that old river runs pass your eyes
To wash off the dirt on the riverside
Go to the water so very near
The river will be your eyes and ears

I walk to the borders on my own
To fall in the water just like a stone
Chilled to the marrow in them bones
Why do I go here all alone

Oh my God I see how everything is torn in the river deep
And I don't know why I go the way
Down by the riverside



25 Ekim 2011 Salı

KOZAYI YIRTMAK ZAMANI


Sıkışma noktasına gelmek lazım, sıkışıp boğulmak lazım ama sıkışıp, boğulup vazgeçmemek lazım. Kelebek olmak lazım, kozayı yırtmak lazım, uçup gitmek lazım güzel diyarlara, özgürce. Dibe vurmak lazım, vurup, zıplayıp, tepelere çıkmak lazım. Sallanmak lazım, sarsılmak lazım. Hani kendinizi kaybettiğiniz anda sevdiceğiniz sizi omuzlarınızdan sallar, sarsar ve hatta ki kendinize gelmezseniz yüzünüze sıkı bir tokat aşkeder ya.... o cinsten. SEVDİCEĞİMİZ sarsıyor bizi, sallıyor, tokatlar atıyor. Hadi Türkiyem dibe vurup zıplamak zamanı, kozayı yırtıp kelebek olmak zamanı, güzel diyarlar bizi bekler........

24 Ekim 2011 Pazartesi

KÜÇÜK BİR KAÇIŞ



Zor günlerdeyiz....Belki küçük bir kaçış iyi gelir diye düşündüm.

21 Ekim 2011 Cuma

AYAĞINA TAŞ TAKILMASIN


Dün akşam Fatma pınarı gezdirme bahanesi ile İremle alışveriş merkezinde buluştuk dershane çıkışında. Dönerken başka bir alışveriş merkezinden eşimin pantolonlarını alacaktım. Arabayı park ettim. İrem, anne biz inmeyelim, sen al gel ama radyoyu açık bırak, şimdi sen gidince fatma Pınar zırlar dedi. iyi dedim, pantolonları 10-15 dk içinde aldım geldim. Kontağı çevirdim: tık... O saniye anladım akü bitmişti! Haydaaaa saat gecenin 10'u, Fatma Pınar mızıldanıp duruyor, alışveriş merkezi kapanıyor.......ve aküm bitti. Hemen arabadan çıkıp arabasına yaklaşmakta olan bir beyden yardım istedim ama aküyü şarj etmek için gerekli olan kablo ikimizde de yoktu. Birkaç kişiye sorduk onlarda da yoktu. Adam en parlak fikri buldu o anda: hanımefendi praktikerde de vardır hemen alın, hallederiz. Koşa koşa gittim ama alışveriş merkezi kapanıyor, içeri kimseyi almıyorlar. Rica ile dış kapıdan girdim, bu sefer bayan görevli beni praktikere almıyor, durumu anlattım, hala direniyor, o anda: bakın hanımefendi arabada bebek ağlıyor, aküm bitti, hiç tanımadığım bir adam bana yardım etmek için bekliyor ve saat 10, eğer beni içeri allmazsanız, inanın ki burda çingar çıkarırım....beni hemen içeri aldı! ordan hemen bir kablo kapıp, ödeyip arabanın yanına koştum, fatma pınar hala ağlıyor...adamcağız beni bekliyor gitmemiş. Park ettiğim yerin konumu nedeni ile kablo ikimizin arasında yetişmiyor, arabayı itelemek lazım ama bizim araba otomatik ve park konumunda. Neyse bi şekilde arabayı park konumundan çıkarıp iteledik. Ondan sonrası çok kolaydı, tak kabloyu, çalıştır arabayı...Ne dualar ettim adamcağıza, iki çocuğu ve eşi arabada beni beklerken beni orda bırakıp gitmedi, bana olabilecek en güzel aklı verdi ve yardım etti. Saat bittiğinde 10.30 olmuştu.  Bu yaptıklarından elde edeceği maddi bir kazancı olmamasına karşın, nazikçe, alçakgönüllükle bana yardım eden bu insan için sana yalvarıyorum Tanrım: ona ve ailesine dert gösterme. Sonra arabalarına gidip ayrıca sabırla bekleyen, dırıldanmayan, çemkirmeyen, bir başka bayana yardım eden kocasına kıskançlık etmeyen o harika eşine teşekkür ettim ve helallik diledim. Arabaya bindim, yol boyu dua ettim insanlara. Ağladım ve allahım zor günlerdeyiz, ümidim bittiği yerde nasıl da bana ümit ışığı yolladın dedim. İnsanlara olan güvenim bizim akü gibi sıfırlanmışken bana bir melek yolladın hem arabanın aküsünü hem benim ümit akümü şarj ettin, ve böyle insanlar hala var, çok da yakınında dedin. Sadece ismini sormuştum beyefendiye, Haluk demişti, onunla ilgili tek bilgim bu. Sevgili haluk bey bizim oralarda bir söz vardır:
AYAĞINA TAŞ TAKILMASIN.

20 Ekim 2011 Perşembe

BAYRAKLARLA DÖŞEYİN YURDUMU

Bugün hava açık ama çok soğuk. Sabah düşündüm: acaba yurdun diğer yerlerinde nasıl. Çünkü Türkiye 4 iklimi yaşayabilen bir ülke, Erzurumda kar yağarken, Antalyada denize girilebilir. Çünkü bu yurdun toprakları gürcünün, türkün, lazın, kürdün kanları ile sulandı. Öyle bir vatan ki, bu kanların herbiri herbiryerde farklı farklı çiçekler açar, herbiri farklı renkte, farklı kokuda, farklı güzellikte. Yurdum bu yüzden güzel, bu yüzden mübarek, bü yüzden başımızın tacı.  
Bugün yağmur yağmasın istedim. bilirim köy mezarlıkları çamur olur yağmur yağınca. İçim kabul etmedi. Dün akşam eve gidince yavrumu kucaklayamadım, elim varmadı, yüreğim varmadı. şehit annelerini düşündüm. Bu bayram yavrusu elini öpemeyecek olan anneleri. Bayrakları çıkardım dolaptan, yüreğim yandı. Konuşamadım sessizce verdim kızıma, balkonu gösterdim. O da hiç konuşmadı, birbirimize bakamadık. Asdık bayraklarımızı farklı farklı camlarımıza. Canlarımız için astık camlarımıza. Sustuk hiiiç konuşmadık. Biri bir kelime etse yas sel olup akacaktı, gözyaşları sel. İsyan dolu yüreğim, acı değil artık koca bir isyan.. bağırasım var, tepinesim var, ağlayasım var, başımı duvarlara vurasım var....Hergün yavrularımı okula, dershaneye yolluyorum. İçim korku dolu. En kötü şey insanın güven ve ümidini yitirmesidir ki ben bu konuda yitirdim inancımı, ümidimi, güvenimi.
Sevgili Absalom. 24 güvercin eve geri dönemedi demiş, o şanlı 24 güvercin esas evlerine döndü, Rableri nin kucağına emanet oldular ama ya yuvadaki anne kuş, baba kuş, yavru kuşlar, eşler onların hali nice olacak????? TOPRAK AĞLIYOR BUGÜN, DAĞLAR AĞLIYOR, KUŞ AĞLIYOR, KÖPEK AĞLIYOR. TOPRAK HİCAB EDİYOR UTANIYOR O TAZE BEDENLERİ İÇİNE ALIP ÜSTÜNÜ ÖRTMEYE. BU GECE ŞEHİT ANALARI NASIL UYUSUN. ANA YÜREĞİ EVLADIN ÖLDÜĞÜNÜ BİLMEZ, ANLAMAZ. ÜŞÜR YAVRUM DER, KORKAR CİĞERİM DER.......HERGÜN YİNE DE BEKLER, KAPI ÇALAR DA GELİR DİYE, SEVDİĞİ YEMEĞİ YAPAMAZ O GELMEDEN. ANA YÜREĞİ EVLADIN UÇUP GİTTİĞİNİ BİLMEZ, ANLAMAZ. TOPRAK UTANIYOR BUGÜN, O GÜVERCİNLERİ İÇİNE ALMAYA. DAĞLAR AĞLIYOR, TAŞLAR, HAYVANLAR, VATAN AĞLIYOR, ATALARIMIZ, ŞEHİTLERİMİZ AĞLIYOR BUGÜN. ANNEYİM, YÜREĞİM YASLI. ŞEHİT ANNE VE BABALARI AKLIMDA, BOĞAZIMA LOKMA DÜŞMÜYOR.
Sabah bayraklar asılıydı. yetmedi içimdeki hıncı yenmeye; her ev asmalı, her ev her camına asmalı, bayrak giyip gezmeliyiz......içimde bir bomba var sanki, sanki o hainler asıl bombalarını yüreklerimize koydular, patlatmamak için çaba sarf ediyorum ama ya patlarsa.......
Bayrağımızla donatın heryeri. Bayrağımızın kırmızısı şehitlerimizin kanı, beyaz ay ile yıldızı hala yüreğimizde öldürmemeye çalıştığımız ümidimiz olsun. Bu SON OLSUN NEOLUR BU SON OLSUN.

19 Ekim 2011 Çarşamba

YÜREKLER PARAMPARÇA

Diyecek söz de kalmadı. Allahım vatanımız, bayrağımız, askerimiz, polisimiz, öğretmenimiz, çoluğumuz çocuğumuz sana emanet.

Serabın satırları:
Bugün 19 Ekim 2011 Çarşamba
Bugün benim ülkemde;
26 çocuk, 26 can, 26 genç insan kendi vatanlarında,
vatan topraklarını korurken öldürüldüler.
Tek suçları vatanı korumaktı.
Biz 19 Ekim 2011 tarihini unutmayacağız.
Onları unutmayacağız.



Kaybımız büyük acı ama bunu unutmak ise acıdan da öte: HAİNLİK.

 

17 Ekim 2011 Pazartesi


Bu şarkıyı dinlerken yeni çıkmış bir makaleden öğrencilere ders notu hazırlıyordum. Biran aklımdan şu düşünce geçiverdi: üfff ne güzel olurdu, evde, bu şarkı eşilğinde bu akademik çalışmalarımı yapabilseydim....
Sonra düşündüm yeniden, komik dedim, mutluluklarımızı böyle sınırlamak, birşeyle bağıntılamak. bu şarkıyla ya da şarkısız evde fatma pınarı izlerken de mutlu olmuyor musun? kaybedilen birşey yok, kazanılacak, peşinde koşulacak da.........
Mutluluk zaten farketmiyor olsak da içimizde, biz onu arayıp dururken, büyük bir umutla bekliyor, bak burdayım, şşttttttt, içeri bak, hadiiiii diyor sabırla. Mutluluk gelip, giden, eksilen yada artan birşey değil, var olan bir şey. Hep orda olan.
Akşam nescafem yanımda, müziğim kulaklarımdan yüreğime yola çıktı bile, hava karardı, eve gidip yavrularımı besleyeceğim, bana anlatacakları şeyleri vardır mutlaka, hatta fatma pınarın bile:D
Sevgiyle kalın.

16 Ekim 2011 Pazar


Müziği pazardan ekliyorum. yazısı belki yarına. Çok hoşuma gtti, sizlerle paylaşmadan edemedim.
.
Nasıl ama?

14 Ekim 2011 Cuma

SEVGİ, ŞEFKAT, İLLÜZYON,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,

İnsanların arasındayım, yanındayım hatta yakınındayım. Aynı yastığı paylaşıyorum, aynı odayı.....Konuşuyorum onlarla, bazen dertlerimi, sevgilerimi, yaşadıklarımı anlatıyorum. Onları dinliyorum, acılarını dinliyorum hatta sarılıyorum, geçecek diyorum inan ki geçecek. Kimi zaman inciniyorum kimbilir kimi zaman incitiyorum. Böyle bakarsak sanki hayatı paylaşıyormuş gibiyiz......Ama içimde hep onlarla aramda camdan bir bariyer var sanki, mekanik olmayan bir bariyer. Onlara dokunmama engel olmayan ama dokunduğumu algılamama engel olan...Merak ediyorum onlar dokunuşlarımı, konuşmalarımı hissedebiliyorlar mı? ben orda varım ama aslında yokum. Bu en iyi nasıl anlatılır bilemiyorum. Herkesi rüyalarıma almıyorum ama. Yıllar sonra her dakika yanımda olan birini ilk kez rüyamda görüyorum, sonra bir daha bir daha.....Bir süre sonra bu rüyamda görme işinin bir anahtar, bir ip ucu olduğunu anladım, sanki daha gerçekçi bir biçimde kendime dahil ettiğim insanları ancak rüyalarıma buyur ediyorum. ya da belki tam tersi, problemli, üzüntülü, eksikli ilişkilerimi yaşadığım kişileri buyur ediyorum rüya alemime; belki daha sorunsuz olduğuna inandıklarım rüyalarımdan uzak? amannn herneyse işte.
Bu gece öyle çok kişiyi gördüm ki rüyamda, hem de birbirinden bağımsız alakasız insanlar, hakkında uzun zamandır konuşmadığım, düşünmediğim insanlar. Ama en güzeli eşimle dakikalarca dans edişimiz oldu. Ne kadar da gerçekti. teras gibi biryerdeyiz akşam oldu olacak, hava benim en sevdiğim renkte. Birden Kayahan 'ın bir şarkısı çalmaya başlıyor ve ben telaşla hadi bitmeden bu şarkıda dans etmeliyiz diyorum. Sarılıyoruz, dakikalarca dans ediyoruz, ayak figürlerimizi bile hatırlıyorum. Garip bir rüyaydı ama güzeldi de:D
sabah düşündüm de şefkat acaba sevgiden daha yüce bir duygumu diye. ben sevginin şefkati de içine alan daha geniş bir çember olduğunu düşünürdüm. Ama bugün farkettimki aslında sevmediğim insanlara da şefkat duyabiliyorum....Acaba şefkat ile acıma farklı hisleri mi? Ya da sevgi zannettiğimiz duygular egosal hazlar, beklentilerle dolu sevginin yanından bile geçemeyecek hezeyanlar yanılsamalar mı?
Tanrım, işte yine kapındayım. Gerçek sevgiyi bilmek isterdim. Benim için gerçek sevginin ip uçları evlat sevgisinde. Yanılıyor muyum sence? Beni nasıl sevdiğini maddesel olarak görmek mümkün değil biliyorum ama ben de birgün senin gibi sevebilir miyim?



13 Ekim 2011 Perşembe

HADİ BAKALIM


Uzun zamandır kafamda yapmayı planladığım, sonuçlarını ciddiyetle merak ettiğim bir araştırma var. Elde ettiğim sonuçları pratiğe dökebileceğim bir çalışma bu. Dişhekimliği eğitiminin sorunlarını irdeleyecek, sorunların nedenleri hakkında bilgiler vermenin yanı sıra bu sorunları nasıl çözebileceğimiz konusunda bizi düşünmeye sevk edecek bir araştırma.
Hayat elbetteki zor. Mesleki eğitim de elbette zorlu bir süreç.  Ancak bu süreci daha da zorlaştırıp, özel olarak bir stres kaynağı haline getirmeden öğrencilerimizi nasıl eğitip öğretim verebiliriz. Acaba onlara bir meslek kazandırırken onlarda ne gibi hasarlar oluşturuyor, tazecik hayatlarını nasıl zorlaştırıyoruz?
Kollarımı sıvadım, elimde olmayan birkaç makale de geldiğinde yola koyulacağım. Sonuçlarını merak ederek ve elde edebileceğim bilgilerin en azından beni yönlendirip daha etkin bir eğitim verebilmemi sağlayabileceği bir araştırma yapmak güzel olacak. Lütfen eğer doğru yoldaysam, Yüce Güçler benimle olun!

11 Ekim 2011 Salı

ÖLMEDEN ÖNCE



Gün olmuyor ki, Tanrım ne güzel mucizelerin var; deyip, şaşıp kalmayayım..
Ve heyecanla dolmasın yüreğim:
Kimbilir henüz benim görmediğim, duymadığım, işitmediğim neler neler var acaba diye.
İşte William Fitzsimmons.
Dün nasıl karşıma çıktığını bile hatırlamadığım, harika ses.
Galiba priscilla Ahn dinlerken ona ulaşıverdim.
Priscilla Ahn'a nerden ulaştım?
Yağmurla ilgili bloğuma bir şarkı eklerken.
Aslında Norah Jones du ulaşmak istediğim.
Bak yine ucu bloğuma dayandı:D
Sevgili Bloğum:D
Belki bu hayatta çOcuklarımdan sonra yaptığım en güzel şeysin.
Kocaman bir evrenin bilmediğim bissürü kapısını araladın bana.
Adını, işini, yaşını bilmediğim bissürü dostum oldu.
En yakınımdaki ile paylaşamadıklarımı paylaştım onlarla.
Gününüz güzel olsun blog dostları:D
Birgün ölürsem eğer, umarım ki ölmeden önce size bir mektup bırakabilirim burdan
Ki,
Sizleri ihmal ettiğimi düşünüp üzülmeyin.
Öldüğüme ise hiiiç mi hiç üzülmeyin.
Ben orda inanılmaz güzelliklerin beni bekliyor olduğunu biliyorum ki:D



10 Ekim 2011 Pazartesi

DÜNYANIN EN TATLI ŞEYİ:d

<a href='http://video.tr.msn.com/watch/video/cicekci-k%C4%B1z-ne-yapaca%C4%9F%C4%B1n%C4%B1-bilemezse/1jlmv4uk8?cpkey=62f2dbb0-e28b-40d6-8e1f-809f94b07b63%7c%7c%7c%7c&amp;src=v5:embed::' target='_new' title='Çiçekçi Kız Ne Yapacağını Bilemezse !'>Video: Çiçekçi Kız Ne Yapacağını Bilemezse !</a>

9 Ekim 2011 Pazar

YAĞMURLA GELEN

Yağmurun sesi ile uyudum, yağmurun sesi ile uyandım. Öyle kuvvetli yağdı ki gece gökgürültüleri camları salladı. Sabah telaşla botlar üst dolaplardan çıkarıldı, en sevilen çağla yeşili pardesü geceden ayarlandı, evdeki şemsiyeler insanlara yetmedi....yenilerinin alınmasına karar verildi, şöyle çanta boyu, ekoselerinden. Sabah camlar açıldı, yağmurun, toprağın kokusu içlere çekildi. Kerime Abla ıslana ıslana hızlı adımlarla geldi; meğer şemsiye taşımayı sevmezmiş. Bize bahçe patlıcanı ve salatalıkları getirdi. Biz sevdik onu. İçimizdeki kıpırdanıp duran, gıcık olan, sıkıntılanan şey susuverdi geldiğinden beri. Galiba şu milletin elektrik aldım-alamadım meselesi böyle bişi işte. 
Yağmur yıkıyor buraları, temizliyor....
Zihnimi de yıka yağmur, çarpa çarpa, döğe döğe.
Başka türlü laf anlamıyor ki.
Yoldan akan sular gibi, aksın gitsin zihin cücelerim.
Güleyim ardlarından, suyun içinde hala bıdırdanarak, şikayetlenerek, didişerek gidişlerine.
El sallayayım...sallayayım ki bi daha gelmesinler.
Olanlara anlam katmadan,
Olanı olduğu gibi görüp
Gücümün sınırlarını edeple bilip,
Bu sınırlar için şükredip.
Belki de kendimi olduğumca kabul edip.
Islanayım şu yağmur da.




7 Ekim 2011 Cuma

RÜYALAR GERÇEK OLUYOR



Bu aralar, aslında epeydir hayatımdaki olaylar, durumlar, kişiler bu müzikteki notalar gibi. Hızla değişiyor. Speedy Gonzales hızı ile düşünmek, algılamak, kabullenmek veya reddetmek durumunda kalıyorum. Birileri giriyor hayatıma aniden, bir o kadar hızla birleri çıkıyor, yıllanmış dostluklarım bitiyor. Kabul ettiğim şeyi aynı hızla reddediyor, anlamadığım birşeyi birden bire anlayıveriyor, anladığımı sandığım şeyi ise hiiiç anlamamış olduğumu farkettiğimden beri başım dönüyor. İyiler-kötüler, güzeller-çirkinler, doğrular-yalnışlar artık o kadar da net değiller. Bu beni rahatlatıyorken, onlara tuttunarak yaşamaya alışmış olan beni anksiyeteye sokuyor. sanki ayaklarımın altındaki zeminin çekildiği duygusu ile başbaşa kalıyorum, ellerim tutunacak birşeyler arıyor. 
Aslında bir süre önce gördüğüm bir rüyanın izdüşümleri bunlar. Sanki o rüya başıma geleceklerin hepsinin habercisiymiş. Belki burda sizinle paylaşmışımdır rüyamı. Rüyamda birşeyler almak için markete gitmem gerekiyor. Trene biniyorum. Yol çok güzel, sanki sonbahar güneşi var, ağaçlar rengarenk, sarı, yeşil, kırmızı, kahverengi.....zevkle izliyorum ama bir anda çok uzaklaştığımı farkediyorum, marketi de geçiyorum sanırım. Tren bir türlü durmuyor.....çok telaşlanıyorum. Ve sonunda tren bir durakta duruyor ve sanırım burası son durak.....İniyorum yine doğa çok güzel, raylar bir nehrin üzerine kurulmuş, aşağıda nehirde yüzen eğlenen insanlar var, çok neşeliler. Ben yüksekten hep korkarım, aşağı bakmakta zorlanıyorum yine korkuyla. Ve bir bakıyorum rayları oluşturan çubuklar da yok zaten, korkum iyice depreşiyor. Neyin üzerine basacağım ben şimdi? Bir tren yolu var önümde ama rayları yok......korkuyla bir adım atıyorum...adımı öne doğru atmamla birlikte bir ray çubuğu oluşuyor önümde, sonra bir tane bir tane daha. altım bomboş, yanımda kimse yok....
Şimdi daha iyi anlayabiliyorum bu rüyayı.

5 Ekim 2011 Çarşamba

YİTİRMEDEN

ELÇİYE ZEVAL OLMAZ


Ne yazsam bilemiyorum.
Çünkü biliyorum ki ne yazsam, ne söylesem nafile....
Sadece kendimi dinliyorum.
Tıpkı camdan dışarıyı izler gibi.
Gelip geçen düşünceleri görüyorum.
Takılıp kalan duyguları ve bunların bir süre sonra bana ne yapacağını.
Alıyorum elime çekiç, tornavida....
Başlıyorum tamirata....
Kendimle konuşuyorum, ona anlatıyorum bunların daha önce de olduğunu.
Artık eski ben olmadığını anlatıyorum ona kızmadan.
Bir de şöyle bakabileceğini söylüyorum sevgiyle.
Sakinliyor çırpınmaya başlayan yüreği....
Ahh diyor yorgunum..
Küçük, sakin bir orman ve kıyı kasabasında
Deniz kenarında küçücük, tahta çitlerle çevrili, çiçekler ve ağaçlarla dolu  bahçesi olan bir evde
Kitap okumak istiyorum, akşam üstleri deniz kenarında yürümek, geceleri bahçede denizin sesini dinleyerek midye, kalamar, roka yemek istiyorum diyor.
Tanrım, elçiye zeval olmaz.
Hakikaten ihtiyacı var gibi görünüyor.
Bir el atıversen.....
Valla ben onu düşünüyorum.

4 Ekim 2011 Salı

Şu insanları anlamıyorum. Sanırım onlarla aynı ırktan değilim ki olmak da istemiyorum. Belki hayvan, belki bitki belki yaratık olabilirim. Bu insan denilen ırk başkalarının kazandığı parayı çalışmasına oranla hep hakettiğinden fazla, kendi kazandığı parayı da az bulurlar ve oturur bunu konuşurlar.

3 Ekim 2011 Pazartesi

RUHUNA SAĞLIK YANN



Bu kadar olur.
Benim için yazmış bunu Sevgili Yann.
Müziğine bayılırdım.
Sözleri de harikaymış.

2 Ekim 2011 Pazar

KUMAŞ BU KADAR

En kısa zamanda yeniden izlemeliyim.
Belki iyi gelir şu sıralarki halime.
Olabildiği kadar Gugukcum.
Olabildiği kadar.....

Kumaş bu kadar.....




29 Eylül 2011 Perşembe

GÜLÜMSE...E HADİİİİİ


Seviyorum....
Güne güzel başlayanları,
Ne kadar uykusuz olursa olsun, hadi bakalım, kalkalım hele, rastgele deyip,
Elini yüzünü yıkadığı suyla o ataletten arınabilenleri.
Sabah sabah gülen bir yüzle günaydın diyebilenleri,
Onca acıyı, yanlışlıkları biliyor olmasına rağmen,
Güzel şeylerden konuşabilenleri,
Kapınızı açtığında dudağında hep bir gülümseme,
Gözlerinde yaşama enerjisi olanları.
Seviyorum....
Problemlerin içinde kendini kaybetmeyip,
Tünelin ucundaki ışığı takip edenleri.
Ellerinden geleni yapıp, yine de olmadığında,
Vardır bunda da bir hayır diyebilenleri.
Başına gelenlr için sürekli etrafını suçlamayanları,
Cümlelerine devamlı "ama" ile başlamayanları,
Seviyorum.....
Yüreğindeki acıları gözlerinden okuyabildiğim halde,
Acılarını kendilerine yakıt etmiş,
Yaşama tutunmuş,
Başkalarına merhem olmaya çalışıp acılarına rağmen gülebilenleri.
Seviyorum....
Sabah sabah mızıldanmayanları,
Ayaklı kötü haberler gazetesi gibi olmayanları.
Seviyorum,
Klinikte çalan şarkıya ayağıyla tempo tutan hastaları.
Kendi kendine şarkı mırıldanarak gezinen öğrencileri.
Ağız köşeleri yukarı kıvrık insanları.

GÜLÜMSE...E HADİİİİİ


Seviyorum....
Güne güzel başlayanları,
Ne kadar uykusuz olursa olsun, hadi bakalım, kalkalım hele, rastgele deyip,
Elini yüzünü yıkadığı suyla o ataletten arınabilenleri.
Sabah sabah gülen bir yüzle günaydın diyebilenleri,
Onca acıyı, yanlışlıkları biliyor olmasına rağmen,
Güzel şeylerden konuşabilenleri,
Kapınızı açtığında dudağında hep bir gülümseme,
Gözlerinde yaşama enerjisi olanları.
Seviyorum....
Problemlerin içinde kendini kaybetmeyip,
Tünelin ucundaki ışığı takip edenleri.
Ellerinden geleni yapıp, yine de olmadığında,
Vardır bunda da bir hayır diyebilenleri.
Başına gelenlr için sürekli etrafını suçlamayanları,
Cümlelerine devamlı "ama" ile başlamayanları,
Seviyorum.....
Yüreğindeki acıları gözlerinden okuyabildiğim halde,
Acılarını kendilerine yakıt etmiş,
Yaşama tutunmuş,
Başkalarına merhem olmaya çalışıp acılarına rağmen gülebilenleri.
Seviyorum....
Sabah sabah mızıldanmayanları,
Ayaklı kötü haberler gazetesi gibi olmayanları.
Seviyorum,
Klinikte çalan şarkıya ayağıyla tempo tutan hastaları.
Kendi kendine şarkı mırıldanarak gezinen öğrencileri.
Ağız köşeleri yukarı kıvrık insanları.

28 Eylül 2011 Çarşamba

GÜNÜNÜZ GÜZEL OLSUN




Gününüz güzel olsun. İncelikler, güzellikler yolunuzu kessin. Huzur yüreğinizde ikamet etsin. Sevdiğiniz minik bir öpücük atsın sabah size. Özlediğiniz, diğer diyara uğurladığınız sevdiğinizi gece rüyanızda görüp, sıkı sıkı sarılın.Minik bir kedi sabah bacaklarınıza sürünsün. Küçük bir çocuğun şarkısına eşlik edin. Yaşlı bir amcanın bankta tevekkül içinde sessizce etrafını izleyişini izleyin. En sevdiğiniz parfümü sıkıp, deriiin bir nefes alın. Ne biliiim işte güzel bişeyler yapın ve gününüz güzel olsun bu harika videolar da benden size hediye olsun.

HATIRLAYABİLİYOR MUSUN?


Hatırlayabiliyor musun?
Çocukken en sevdiğin kitabın resimlerine bakarken nasıl da kitaptaki resimlerin içine düşüp, kitabın dünyasına karışıverdiğini.
Yüzlerce kez okumuş olmana rağmen bir sonraki cümleyi ezbere biliyor olmana rağmen,
Nasıl da yeniden heyecanla okuduğunu, hiç okumamışcasına.
Hatırlayabiliyor musun?
Bakkala koşarken hani o koocamannn eti pufları almaya,
Ağzının suları nasıl da akardı.
Etipuf eşliğinde okunan küçük kadınlar seni nasıl da bugünün illüzyon zaman diliminden koparır,
Dikey zamanda ulaşılamayana ulaştırırdı.
Hatırlayabiliyor musun?
Parktaki o çam ağacının altında sadece senin için çıkan o birkaç tane renkli çiçeğin
Seni nasıl da şaşkına çevirdiğini.
Bir sonrakilerin çıkışını inanılmaz bir heyecanla beklediğini.
Hatırlayabiliyor musun?
Babaannenin seni eve almasından korkup, gizli saklı mutfaktan peynir ekmek kaçırıp,
Gizlice, sessizce kapıyı kapatıp evden kaçıp saatlerce sokakta oynayışını.
Hatırlayabiliyor musun?
Tek başına evcilik oynarken etraftaki herşeyin ama herşeyin kaybolduğunu, silindiğini.
Oyun bittiğinde sanki rüyadan uyanmış gibi oluşunu.
Peki sana yeni bir bebek alındığında,
Diğerlerini somyanın üzerine dizip, bebekle tanıştırıp,
Bakın ben sizi çok seviyorum ama o daha çok küçük olduğu için,
Bir süre onunla daha fazla ilgilenmem gerekir, anlayışlı olmanız lazım dediğini.
Evet hepsini ama hepsini hatırlıyorum, şuan günlük hafızam çok yetersiz olmasına rağmen.
Aklımla değil, içimdeki bir yerdeki kıpırdayışla, bir sesle, kokuyla, bir hisle hatırlıyorum....
Ve adını koyabiliyorum bu duygunun "kendin olmak" ve " gerçek mutluluk"
Şimdilerde bu içimdeki his, koku, ses benim yol rehberim.
Bu hissi tam o yerde yeniden hissedebiliyorsam......
Evvvetttt işte doğru yoldayım.

27 Eylül 2011 Salı

BİR YASTIKTA 40 YIL

Ne olacak benim halim?
İnsanlara katlanamıyorum. Bu durum aylardır devam ediyor. İnsanların konuştuklarının %99 u bana anlamsız ve gereksiz geliyor. Davranış biçimleri ise beni zıvanadan çıkarıyor. Farkındalıktan o denli uzak oluşları daha doğrusu bunun ne olduğunu bile bilmeyişleri, hayatlarının sorumluluğunu üzerine almak yerine devamlı çevresel faktörleri suçlamaları, farklı bir bakış açısı ile bakmaya gösterdikleri direnç, her konuda haklı olduklarına sonsuz inanışları, reaktif yaşam biçimleri, mızıldanıp durmaları, çözümsel yaklaşımı tamamen reddedip problem-üreten durumunda olmaları. Ben tercih edilmiş bir yalnızlık durumundayım, tabi becerebilirsem. Hayatımın sınırlarını net bir şekilde çizmek ve sadece belirlediğim kriterlere uygun insanları çizginin içine dahil etmek istiyorum ama ne mümkün. İlişkilerinizin devamını herzaman kendiniz belirleyemiyorsunuz. İstemediğim ortamlarda bulunduğumda boğulduğumu hissediyorum, inanılmaz bir kaçma duygusu sarıyor bedenimi ve ruhumu. Konuşmaktan, paylaşımda bulunmaktan zevk aldığım insan sayısı bir elin 5 parmağı kadar bile değil. Aslına bakarsanız bu koşullar altında kendimle kalabilmek inanılmaz bir lüks. Ben buna tercih edilmiş, şuurlu yalnızlık diyorum. Artık boğulma aşamasına gelmiş olmamın en büyük avantajı ise nispeten dur, hayır, benim sınırlarımı aşamazsın demeyi öğreniyor olmam. Henüz öğrenme sürecindeyim, çok başarılı bir öğrenci olduğum söylenemez ama artık okuldayım, farkındayım........
Artık biliyorum ki bazı insanlar sadece bahçenize, bazıları verandanıza, bazıları salonunuza girebilir  ama bazıları bahçe kapısının bile dışında kalmalı. Sürekli tartıyorum......artıları ve eksileri bir kefeye koyuyorum, artılar baskın geliyorsa, baskın geldiği ölçüde hayatıma dahil ediyorum. Ama artık kişileri, durumları içselleştirmemeye gayret ediyorum. Önemli bir anahtarım var artık. YANINDA KENDİM GİBİ OLABİLDİĞİM kişilerle birlikte oluyorum.
Umarım kendimi de yeterince tanıyorumdur. Eeeee...dile kolay 40 yılllık beraberlik.



25 Eylül 2011 Pazar

FARKINDALIK

"Mutluluk; ulaşılacak bir istasyon değil, yolculuğun ta kendisidir" demiş Oscar Wilde.
Kendisine katılıyorum. Bu söz üzerine, neden çok istediğim, beklediğim birşeye kavuştuğumda öyle çılgınlar gibi mutlu olmadığımı, hayatın bildiği gibi sürüp gittiği düşüncesini anladım. Bugüne kadar bu duruma bozulurdum. Hepsi bu muymuş ya... diye hayıflanırdım hep. Ne bileyim hani başımdan konfetiler yağacak, kahkahalar atacağım, kalbim yerine sığmayacak falan sanırdım ama hiç olmazdı. Demek ki zaten olması gereken oluyormuş da ben farkında değilmişim. 
Sağolasın FARKINDALIK.

23 Eylül 2011 Cuma

BU GÜNÜN EN NEFRET EDİLEN İNSAN TİPİ

Öncelikle belirteyim ki, herkesi sevmek durumda olmadığımı düşünüyorum, herkesi sevdiğini ifade edenlere ise gıbta maskesi altında inanmazlıkla bakıyorum. Herneyse, gelelim bugünün en nefret edilen insan tiplemesine:
"Benimle ilgili düşüncelerini yakınımdaki bir başkasına, başkası ile ilgili fikirlerini bana söylemenin dışında en ufak cesareti olmayan ancak kendini arslan zannedip, tavşan kadar yüreği olmayan" tipleme bugünün birincisi olmuştur. Kendilerine duyrulur.

ÖZLÜ SÖZLER

"BİR KAFATASININ İÇERİSİNDE ÇALIŞAN BİR BEYİN VARSA, ÇALIŞAN BEYNİ OLAN BİR BAŞKASI BUNU HEMEN ANLAR"

22 Eylül 2011 Perşembe

ZİNCİRLEME YAZILAR:d

Sevgili Öykü, ne güzel bir hatırlatma yaptı. REM. Benim zamanlarımın en güzel şarkılarını söylediler. REM i dinleyince Ankara gelir hep aklıma.
O zaman ordan devam edelim bugün. Sevgili Fortunata......bak senin için ne var burda demiyeceğim. Uğrarsan göreceksin. Bugün içimden geldi. Bu da benden sana ve buraya uğrayan herkese...

21 Eylül 2011 Çarşamba

PES HEM DE VALLA PES

Nasıl da biliyorsun işini diyeceğim; pek komik hatta ki ayıp olacak.
Olsun ben patavatsızın tekiyim ki çenemi tutamam.
Sen affedicisin bilirim, hep sığınırım buna.
Nasıl da sıkıştırdın beni yine köşeye.
Her kıvırmaya kalktığımda,
Elimi başka bir zayıf dala uzattığımda,
Kendime yüklenme büyüklüğüne saptığımda,
Beni duvarın köşesine köşesine yaklaştırdın.
Yavşayıp çamura yattığımda bastın şamarı.
Zayıf dalları bir bir kırdın elimde.
Ben hallederim dediğimde,
Hallet bakalım gülüşlerini duydum yüreğimde.
Şimdi duvarın en köşesindeyim.
Kıprıdayacak bir mesafenin olmadığı,
Dağın en uç tepe noktasında.
Ne dal var, ne kıvıracak mesafe.
PES diyorum TANRIM PES!!!!!!!!!!
Ellerimi kaldırdım PES işte:D
Sadece Sen varsın ve en doğruyu bilensin.
Öpüldünüz.
Kabul buyurun.

19 Eylül 2011 Pazartesi

İYİKİ İYİKİ İYİKİ

Tanrım iyiki yarattın sanatçıları, iyi ki ruhunun sesinini bazı insanlara gönderdin, onlar aracılığı ile seni duyabiliyorum.

18 Eylül 2011 Pazar

KARAR NOKTASI

Yıllarca tolere ettiğiniz bir durumu ya da durumlar silsilesini artık tolere edemediğinizi farkettiğiniz anda, bir dönüm noktasına gelirsiniz. Bu noktada durup düşündüğünüzde:
1-Yıllardır bu kişiyi veya durumu hep alttan alıp, sırtınızda taşıyıp idare ettiğinizi
2-Bu toleransın size nasıl bir yük yüklediğini ve bu yükün sizi nasıl yorduğunu düşünürsünüz.
3-Yıllardır akıp giden bu karşılıklı iletişimin aslında akıp gitmediğini, sizin tarafınızdan kakalandığını anlarsınız.
4-Kendinize bunu yaptığınız için kendinize kızabilirsiniz ya da
5-Şartlar, o günkü bakış açım böyle gerektiriyordu, böyle oldu ama artık bugünkü ben tolere etmek istemiyor diyebilirsiniz.
En önemlisi hayat size neyi istemediğinizi sunarak aslında istediğiniz şeyin ne olduğunu anlatmaktadır. İşte dönüm noktası bu anda ve bu bakış açısıyla iş görmeye başlar. Değilse, ya kendinizi suçlar, keşke der durursunuz ya da tolere ettiğiniz durum ya da kişiye tabiri yerindeyse dalar, benzer durumlarda da aynı yükü taşımayayım diye gereksiz yere reaktif davranırsınız. Bu da yeni sıkıcı bir siklusun başlangıcıdır. 
Neyi sitemediğinizi anlayarak neyi istediğinizi bulduğunuz an, karar verme anıdır. İstemediğinizi hayatınızın kısmen ya da tamamen dışında bırakma kararı, dışarda bıraktığınız şeyin hayatınızda oluşturduğu boşlukla başetme, istediğiniz düzeni kurarken belki de ödeyeceğiniz bedellerle karşı karşıyasınızdır. Zor gibi görünen bu durum çoğunlukla depresyon gibi algılanır. Oysa tam çıkış kapısının önündesinizdir. Kısır döngünün çıkış noktasıdır bu an. Sıçrama noktası. Hissettiğiniz, bir orbitten öbür orbite sıçramaya neden olacak enerjidir, depresyon değil. En azından bu konuda karşı kıyıya geçeceğiniz kayık, nehrin kıyısında sizi beklemektedir.
İşte tam da o noktadayım.

13 Eylül 2011 Salı

Şuan klinik nöbetçisiyim, çok yoğun hasta ve problem var. Ama ben şimdi "falling in love at a cofee shop"u dinliyorum nescafe eşliğinde...o sevdiğim kısımda gözlerimi kapatmak sureti ile. Bunu da yapmasam şalter atacak......
sağol sevgili fortunata, bodrumda belki denizin kenarında tatilin keyfini çıkarıyorsun şuan; ben de senin sayende öğrendiğim bu güzel melodi ile klinik nöbetimde kaçamak yapıyorum.

9 Eylül 2011 Cuma

SONBAHAR RÜYASI

İşte, en sevdiğim mevsim geldi yine, tüm güzelliği ile. severim sonbaharları......hüzünle bağdaştırmadım hiç sonbaharı. yüreğimi kıpır kıpır yapar, o ılık ılık esen rüzgarı, daha bir kırmızı-kızıl olan güneşi, ben renkli ağaçları severim, kahverengi, kırmızı ve sarı yapraklara bakmaya doyamam....heleki yere dökülen yapraklara basmayı....okullar açılır sonbaharda. yeni defter kokusu, ucu daha sipsivri hiç yazılmamış kalemler, bembeyaz hiç yazılmamış defterler, hiç okunmamış gıcır kitaplar, özlenmiş arkadaşlar. kıpır kıpırdır benim sonbaharım, tarhana kokusu, kurutulmuş biber dizileri balkonda, ne çok anlatılacak şey vardır kankaya.... ekose şemsiyeleri, çağla yeşili pardesüleri severim ben, işte bu yüzden severim sonbaharı. bazen açan güneşi, yağmura hazır gri havaları, yazdan çalınma son güneşleri severim ben. sonbahar gani gönüllüdür. hepsi vardır bohçasında. tekdüze değildir, şaşırtır sizi, sıkmaz hiç bir zaman. şaşırmayı severim ben, değişikliği de....
sonbahar geldi y,ne. ve ben yine burdayım sonbaharı yaşamak üzere. ama eminim babaannemlerin orda da sonbahar mevsimi var:D bu gece yine rüyamda beraberdik meleğimle. gerçi artık hangisi rüya hangisi gerçek anlayabilmiş değilim ama........onu rüyamda gördüğümdeki ve uyandığımda dahi tüm ruhuma sinen hisler mi gerçek bu frekanstakiler mi. tabi her zamanki gibi, bilmiyorum? yanyana oturuyoruz, kollarımız birbirine değiyor. yine yumuşacık kolları.......düşünüyorum... kimbilir, belki, bir on yıl daha yaşar diyorum içimden, bi yandan kızıyorum kendime, neden on yıl olsun ki, buarada bir otobüs geçiyor sol yanımızdan. lanet olasıca huyum....rüya görürken gerçekleri unutmayan zihnim, rüyalaro kontrol edebilme kapasitem, 2 ayrı evrende kalbilme özelliğim, doya doya yaşatmıyor bana bu anı, biliyorum, ölecek ve biliyorum ki ben ona doyamıyorum. bir yalvarış bu...ben ona doyamadım ki ama daha......kolu koluma değiyor......kocamannnnbir camdan dışarıyı izliyoruz, hiç konuşmadan, camda simetrik yağmur damlaları. aaa yağmur başladı bak diyorum, cam buğulanıveriyor tümüyle.....sonra birden bire o buğu soldan sağa silinip gidiyor. aaaa ne çabuk kayboldu buğu diyorum. öyle netleşiyor ki dışarıdaki manzara, pırıl pırıl, yeni takımış gözlükten izler gibi.....o hep izliyor, konuşmadan ama kolu koluma değiyor. nasıl muluyum. sonra bir kapı sesi....uyanıyorum, kızmıyorum kapı sesine, meleğim hiç birşeye kızmazdı......ama çok özlüyorum onu. her sonbaharda, her yazda, kışta, salıda, perşembde, anneler gününde, kandillerde. bazen elim telefona varıyor, telefonu tuşlasam ahizenin öbür ucundan " aaa sevgiiii" diyecek eminim......bayramlarda, akşamüstü canım sıkıldığında aramak istiyorum onu......ve biliyorum beni çok seviyor, kolunun dokunuşundan biliyorum. iyi şeyler yapmış omalıyım, hata yaptığımda bana farklı davranıyor rüyalarımda... hayır bunlar rüya değil. benim belki de tek gerçeğim. o burda benimle ya da ben beceriyorum oraya gitmeyi, ya da bir bir ara zonda buluşuveriyoruz işte. herneyse, hep gel meleğim, hep gel. özleme başka türlü dayanamam. beni orda beklediğini biliyorum. zamanı gelince beni kapıda karşılayacağını da, o sevdiğimkısa kollu elbisen üstünde, omuzlarına atılmış ince beyaz hırkan, pamuk saçların pırıl pırıl, dudağındaki o şefkatli gülüşün:işte onu ben büyüttüm diyeceksin etrafdakilere yine, onu ben büyüttüm. canım, beni sen büyüttün, iyi ki sen büyüttün. yattığın yer cennet olsun. neolur daha sık görüşelim, mesela, sen de uygunsan hergün olur mu? seni çok özledim. ama çok.

24 Ağustos 2011 Çarşamba

KUAFÖRE GİTTİ AZ SONRA GELECEK

Bugün sarı papatya ile kuaför günümüz efendim. Size şöyle bol gülücüklü, bol umutlu, sevgi dolu bir merhaba diyor ve kaçıyorum. Siz bu güzel tını ile idare edin artık yokluğumda. Ve tabi,,,,beni çook özleyin.
Guguk Kuşu

TANRIYA MEKTUBUMDUR

TANRIM, SEVGİLİ RABBİM,
Biliyorum zırt pırt başına ekşiyorum, lafım sözüm, anlatacaklarım, isteyeceklerim, yakınmalarım hiç bitmiyor. Ama çok da fazla kızamazsın:D beni Sen yarattın. Yaratmakla kalmayıp, sana şah damarından daha yakınım dedin. Herşeyden önemlisi, Senin Sevgini üfledin yüreğime. Hayal ediyorum da, her kapını çaldığımda, kapının deliğinden bakıyor ve: yine şu kıvırcık saçlı, bi türlü büyümeyen kız...diyorsun ama dudağında, gelişime sevindiğini gösteren, şefkat dolu bir gülümseme. Aksisyse bile, ben böyle hayal ediyorum. Ayrıca sen dememiş miydin? beni nasıl hayal ediyorsanız sizin için öyle olacağım diye. he he akademisyenlik alışkanlığı işte, makale yazar gibi, sürekli referans göstermek. Eh ben de Seni Sana refere ediyorum, kabul buyrula. Konuya giremedim bile henüz. Giriş kısmı buysa gelişme kısmını hayal bile edemiyorum ama sen hiç merak etme benim gibi aceleci biri söyleyeceğini bir hamlede söyleyiverir.
Biriyle tanıştırdın beni. Garip bir karşılaşma ile. Şuan ikimizin de birbirimize ihtiyacı var. Tam benim ona, tam onun bana. Puzzle'ın karşıt parçaları gibi. Sanki parçaları birbirine ekleyince, tık diye oturacak. Allahım,  canımızı emanet edeceğim  ve karşıma yüreğime rahatlık veren ve bu işe ihtiyacı olan biri var. Yüreğim onun yüreğini gördü. Nerden gördün ki dersen gözlerinden. Sanki göz bebeklerimiz birleştiği anda cuuup kayıp girdim yüreğine. Gözlerinde acıyı, hüznü ama en önemlisi gücü, inancı gördüm. ve ilerledim, ilerledim, gücün kaynağını gördüm: Sendin Tanrım. Ordaydın işte, herzamanki gibi. Seni seviyorum allahım. Bizlere doğruyu göster, doğrudan ayırma biz cahil kullarını. İşte bitti sözüm. Kısa tutuyorum çünkü yaşadıklarımı, hislerimi anlatacak kelime bulamıyorum ve zaten senin telepati gücüne güveniyorum:D Yüreğimdekileri kelimeler döktüğüm zaman Engin Geçtanın da dediği gibi sonsuzluktan, sonluluğa indirgeniyorlar ve sihirleri kayboluyor.
En yakın zamanda (tabi zaman diye birşey varsa) görüşmek üzere. Sevginle yücelt yüreğimi.
Aciz kulunuz guguk kuşu


23 Ağustos 2011 Salı

INTO THE WILD







http://youtu.be/724xxeHzvm0
http://youtu.be/TVKJY0DMZXY 

Bana iyi geldi. Siz de izleyin....
hatırlattığın için teşekkürler 

YÜREĞİM ELİMDE

Merhamet nasıl birşey?
Nereye kadar merhamet?
Sınırı koyamıyorum.
Sınırlar nasıl da girift.
Keskin çizgiler çizmek ne kadar da mümkünsüz.
Yüreğimi incittiniz.....
Kızdım, söylendim kendi kendime.
Bin kere, on bin kere attım sizi yüreğimden.
Kapısını da şakkk diye kapattım yüzünüze.
Güya!
Bu kapı beni dinlemiyor.
Kapanmayı bilmiyor.
Sanırım kilidi bozuk.
Yüreğimi yakanlar, size sesleniyorum....
Yüzünüzü gördüğümde,
Alıp başımı gitmeye karar verdiğimde bindiğim tüm yelkenlerin
Direkleri başıma yıkılıyor bir bir, kala kalıyorum....
Arafta bir başıma.
İncitmekten çok korkuyorum
Ama bir o kadar da incinmek istemiyorum artık.
Tanrım, yakarıyorum sana:
Bu merhamet belasını başıma saran sensin.
Madem geri de almaya niyetin yok.
Bana incinmemeyi de öğret.
Herşey senden demeyi öğret bana.
Ve,
Dediğime yürekten inanmayı.
İpin ortasındayım.
Bir tarafta laf anlamaz, söz dinlemez yüreğim,
Diğer tarafta "bu kadar da olmaz" diyen aklım.
Barıştır onları...

22 Ağustos 2011 Pazartesi

TEK AYAKLI ÇORAP CANAVARI

Artık eminim bizim evde bir çorap canavarı var. Çorapları yok ediyor. Ve bir daha o çoraba asla ulaşamıyorsunuz. Her yeri aradım, yatakların altlarına kadar....yok. Bulmaktan ümidimi kestiğim gün karar verdim. Bu evde bizim çorapları kaçıran bir çorap canavarı yaşıyor. Ama anladımki bu canavarın tek ayağı var. Çünkü çorapların bir teki kayboluyor.....Yahu ikisini birden alıp gitse daha çok sevineceğim. En azından farkına varmayacağım bu kadar kaybolan çorapların.
Sevgili Tek Ayaklı Çorap Canavarımız (bunu onu ne kadar bizden kabul ettiğimizi belirtmek için yazdım):
Fadimenin bizim eve gelip çalışmasıyla başlayan, çorap kaçırma faaliyetlerini artık ailecek kabullendik. Çorabın tekini bulamayınca diğerini de çöpe atıp, yeni bir çorap alıyoruz. Sen istersen, çorapları çift çift götür. Belki senin gibi bir başka tek ayaklı bir canavara hediye edersin diğerini.

18 Ağustos 2011 Perşembe

BİZİM SABIR TAŞI ÇATLADI

Biz de sabır çoktaaan bitti,
Biz de mi dağa çıkalım?
Can evlatlarımızın katledilişini
Artık görmek istemiyoruz

17 Ağustos 2011 Çarşamba

:(

Bıçak kemik iliğinde, genlerimize doğru ilerlemekte........
Hakkınızı helal edin Mehmetçikler

BU AKŞAM BİZDEYİZ

Günün Menüsü:
  1. domates çorbası
  2. fırında tavuk
  3. pilav
  4. musakka
  5. enginar
  6. paçanga böreği
  7. kedi dili tatlısı
  8. roka salatası
  9. mevsim salatası
  10. közlenmiş kırmızı biber
  11. deniz börülcesi
Akşama iftara beklerim efendim.

16 Ağustos 2011 Salı


Sözlerine takılmadan keyifle dinleyin.

12 Ağustos 2011 Cuma

TEKZİP YAZISIDIR

Kendi yazımı okuyunca, herşey daha bir yerli yerine oturuyor.
Önce yazıyor sonra okuyorum ve kendi kendimi değerlendirme imkanı buluyorum.
Ve diyorum ki:
Ben kimimki seçeyim emanet incelikleri vereceğim, dağıtacağım kişileri.
Zaten amacı turnusol kağıtlığı yapmak olan bu incelikleri
Herkese sunmalı..
Sunmalı ki....
Öğrenilecekler öğrenilsin.....
Ne alacak ne verecek kalmadı artık içimde....
Veren el de yok alan da.....
İncelikler yapılacak hem de herkese herşeye..
Ne için,
Çünkü öyle...
Çünkü Rabbim öyle yapıyor, AŞKLA.
Bense inceliklerin içinden akıp geçeceği bir ulaşım borusuyum, sadece.
Bir borunun ne kadar hükmü olur ki :D
Dip not: asıl bu bana kapak olsun!



İNCELİKLER YÜZÜNDEN

Birini denemek istiyorsan, hiç durma hemen bir incelik yap........
Bekle
Ya suistimal edilecektir bu iyilik büyük olasılıkla
Ya da
Daha az olasılıkla olsa da
Kişinin doğruluğun erdemin yolunda olduğunu gösterecektir sana.
Olasılık az olduğu için vaz mı geçeceğiz inceliklerden
İnceliğin yapılabilirliğini belirleyecek olan,
Olasılık hesabı mıdır?
Hayır,
Ancak bu incelikleri kimler için kullanacağımızı öğreneceğiz kırıla incine,
İncelikler hiç bitmeyecek.
Çünkü onlar bizden değil, ilahi makamın çeşmesinden kesintisiz akan nurlar.
Hani, köy çeşmelerinde olduğu gibi.
Devamlı şırıl şırıl......
Onu kısmaya, kapatmaya hakkımız yok.
Ama gönül gözümüzü açık tutarken, mantığımızı da devre dışı bırakmadan,
Tanrının hepimizin eline emanet ettiği bu incelikleri,
Tanrımız gibi adaletle dağıtmalıyız.
İncelik en iyi turnusol kağıdır, ayırıverir erdemle erdemsizliği.
Ve en önemlisi,
Kırılır yüreğiniz, gizli gizli ağlar ama,
Vicdanınız hep rahattır.
Yarın yine teşekkür beklemden, sadece o mutlu olsun diye,
Onun mutluluğu ile evrene pozitif bir damla damlasın diye,
Yine bir incelik yapacağım....
Ama mantığımı da çok devre dışı bırakmadan...
Niçin?
İncinmemek için değil..
Adaletli olabilmek için.
Dip not: sevgili öğrencilerimin bana bugün attıkları kazığa ithafen yazılmış bir yazıdır. Aslında benim kaybettiğim hiçbirşey yok. Onlara eyvallah diyorum ki bu da bana kapak olsun!



10 Ağustos 2011 Çarşamba

BİR ARAYIŞIN HİKAYESİ

"Hiçbir şey olmamıştı ama herşey değişmişti". 
Tanık, Bir Arayışın Hikayesi, Bennet JG

8 Ağustos 2011 Pazartesi

LAVABO POMPASI

Midemin üzerinde, tam orta hatta, sternum olarak adlandırılan ama halk arasında iman tahtası denen kemiğimin alt hizzasında bir basınç, dolgunluk hissi var. Kesinlikle fiziksel değil, hazımsızlık falan da çekmiyorum. Belki de hazmedemediğim (başedemediğim) duygular var. Birkaç yıl önce sol avuç içimde parmaklarının hemen bitim yerinde bir kaşıntı vardı, deliler gibi kaşınıyordu, ne zaman başladı, ne ile başladı hiç hatırlamadığım. Tek bildiğim çok ama çook kaşındığıydı. Fiziksel hiçbir şey bulamadılar. Sonra birşekilde geçmişti ama geçen yıl yeniden başladı bu kahreden beni uykumdan bile eden, sonunda elimi "çatalla" kaşımama bile sebep olan hain kaşıntı. ve bir gün bir an durdum ve artık gittiğini farkettim. En son yaklaşık 10 gün önce falan kaşındığını ve söylendiğimi hatırlıyorum. Heyyttt en önemlisi başımdan defolup gitmiş olması. Ama bu davetsiz ve münasebetsiz misafirin ne ile gelip nasıl olup da gittiğini çözmem iyi olur ki bir daha çatallarla elimi kaşımayayayım. Yav insan giderken bir haber verir di mi?
Bu fiziksel duyumlanımların altında yatan nedeni bulmak gerekiyor yoksa yakanızı bırakmadığı gibi yakanızdan sizi sinsi sinsi kemiriyor. Şu aralar hissettiğim bu basınç, dolgunluk hissi beni düşünmeye sevk ediyor. İçimden ağzımın için bir lavabo pompası sokup, oraya basıp, pompalamak istiyorum. Sanki binlerce tortu orada birikmiş ve ben pompalayınca flöppp diye çıkacak ve acaip rahatlayacağım.
Bu işe yarayacak bildiğiniz iyi bir pompa var mı?

7 Ağustos 2011 Pazar

GEÇ KARMA

Hızlı servis edilmiş karmadan sonra bir de daha geç olanını anlatayım dedim.
Şuan hayatta olmayan, pek de bahsetmediğim annemin 3. kızıyım, diğerleri başka bir babadan olmak kaydı ile 2 kız kardeşim var yani, hiç görüşmediğim ve hiç de görüşmek niyetinde olmadığım. Yo yo ne kızgınlık, ne kırgınlık ne de başka bir şey...sadece onlarla beraber olamıyorum, nefes alamıyorum sadece onlarlayken. Acı çekmemek için belki daha minicikken hayatımın dışına attığım, yok sayıp, tavan arasına kilitlediğim "anne" kelimesine ait 2 kızın varlığını görmek beni bu hale sokuyor.  Neyse konuyu dağıtacak gibiyim, ana konuya dönelim. Benim de 3 kızım var sonuncusu Fatma Pınar. Annemin adı da Fatmaydı. Ben o kadar da istekli olmadım Fatma ismi için ama eşim çok istedi, hatta bana koymama şansını tanımadı bile:D Bir yanım kabul etti çünkü canım babaanneme en azından bu kadarcık küçük bir hediyeyi vermeliyim diye düşündüm, çünü onun adı da Fatmaydı. Kimbilir belki de bu da anlamlı bir benzerlikti. Bana bakacak olan kişinin adının beni ona teslim edeninkiyle aynı olması. Herneyse.........Fatma Pınar 39 yaşımda hediye edildi bana. ben de annemin geç yaş dönemi çocuğuymuşum. Fatma Pınar gelmesi ile, karnıma düştüğü andan itibaren bana çok şey öğretti. Canım Sufimin dediği gibi: Fatma Pınarın gelişi mucize benim hayatım için. Lafı nereye getireceğimi unuttum ama....ben henüz tam olarak anlamasam da bunun bir anlamı var. Ben Fatma Pınarda kendimi görüyorken, bu sefer kendimde annemi görüyor, kendimi ona yansıtıyor olabilirim. Hiçbir zaman bir anneyi sevmek nasıl olur, bir anne çocuğunu sevdiğinde neler hisseder bilme şansım olmadı. Bu da hayatıma koca bir boşluğun getirdiği tıkanıklıkla beni başbaşa bıraktı. Şimdi ise hayretle izliyorum.........
Robinson Ailesi isimli animasyon filmini izlediniz mi bilmiyorum ama bu çocuk filmi beni derinden etkiledi. Hiç annesini tanıyamamış bir çocuk, zaman makinası yapıp annesini görmek isitiyor....ve sonunda görüyor onu.....ona yaklaşıyor annesinin arkası dönük onu bir kapının önüne bırakıyor, kundak içinde....elini uzatıyor çocuk......ama vazgeçip, saklanıyor...çünkü biliyorki bu zamanda ona dokunursa, zaman değişecek ve tanıdığı, tanışdığı ve sevdiği insanları hiç tanıyamayacak. Allahtan filmi karanlıkta izliyorduk, ailecek. Kimse gözlerimden akan yaşı görmüyordu ve ben sessiz sessiz ama içimden bağırarak ağlamayı iyi beceririm. Sanki dondum, iliğim, kanım, nefesim dondu, taş gibi oldum. Hadi dokun dokun dedim sen bari gör! Ama dokunmadı ve yaşadıklarını seçti. Şimdi anlayabiliyorum...eğer annem beni bırakmasaydı canım babaannem diyebilecek miydim, halamın ayakları ile oynayabilecek miydim, dedemin bacaklarına kızgın kızgın masaj yapabilecek miydim, babamı karakoldan polis alıp, psikiyatri kliniklerine yatırmak için kapalı servislere girebilecek miydim?....Kimbilir? ama şimdi ben bugün bensem bunlar beni ben yaptı anlabiliyorum. Ve biran düşündüm, içimden kızdığım, gücendiğim, belki affetmediğim annemdi zavallı olan, kurban olan ve belki cesur olan......yalnız kalan, bensiz kalan ve beni en emin kucağa, pamuk babaanneme emanet eden. Kimbilir belki beni en son gönderirken ağlamıştı ama bu bile önemli değildi, beni ben yapmıştı annem...şimdi yüreğim, ciğerim, ruhum, hücrelerim ve hatta genlerim bile hıçkırıklarla ağlıyor can sufim, bunları yazarken....Kimbilir belki çocuk yüreğim affetmiştir, belki artık büyürüm, ne dersin sufim?  Bana kendinden iyi bakacak olana beni emanet etme cesareti ve acısını yaşadı belki......kimbilir....ama sufim sorsalar şimdi bana hangisini tercih edersin diye: hiç düşünmem, bir saniye bile düşünmem, tereddüt etmem: canım meleğim babaannem derim. 
Anneciğim, beni meleklere eş değer yüreğe sahip bir babanneye emanet ettiğin, babamla yaşamayı deneyimleyerek, o yaşta güçlü olabilmemi sağladığın, kısa süre sonra öleceğini bilmeden beni kendinden uzak tutarak acı çekmeme engel olduğun için:
SENİ AFFEDİYORUM VE SEVİYORUM. RAHAT UYU ARTIK.
Sevgili Sufi Annem hayatımın bu döneminde olman, perdenin arasından ılık bir meltem gibi hayatıma girmen bir tesadüf değil ve benim seni anne gibi, senin beni kızın gibi sevmen hiç ama hiç değil. Kendine iyi bak. İkinci bir ayrılığa hazır değilim. Çünkü bana "KIZIM"  dedin.