31 Mart 2009 Salı

İKRA


Yıllarca muhalefet konumunda kalmak

Ve her seferinde kendini yargılamak ve suçlamak

Diğerlerinden alabildiğince farklı olmak
Kendine ait bir yer bulamamak

Sarkacın iki ucundaki koşuşturmadan yorulmak

Onları anlamaya çalışmak

Yargılanmak ve kendini anlamaya çalışmak

Kırılmak, yaralanmak

Yeterince kırıldığında başını almak

Kendi dağlarına kaçmak

Soluklanmak

İçinin derinliklerine dalmak

Daldıkça şaşırmak

Şaşırdıkça dalmak

Buldukça inanmak

İnandıkça güvenmek

Güvendikçe sağlam basmak

Zamanı kovalmadan, kendi yolunda seyreylemek

Sakince etrafı izlemek, izledikçe öğrenmek

Öğrendikçe parçaları birleştirmek

Günü geldiğinde görmek

Şaşırmadan görmek doğrularını

Ama yargılamadan onları

Gülümsemek..

Kendine inanmak

Ve kendini sevmek

Yine kendi yolunda seyr-i aleme dalmak,,,,,,,


30 Mart 2009 Pazartesi

CEBİMİZDE KEŞKELER, BOYNUMUZ BÜKÜK, YOLA DEVAM....


Keşke o havada helikoptere binmeselerdi. Keşke havalanıp, sisi görünce vakit erkenken geri dönselerdi. Keşke 112 acildeki bayan, muhabirin telefonun şarjını tüketmeseydi. Keşke ilave, mobil baz istasyonlarını hemen kursalardı. Keşke onları daha çabuk bulsalardı. Keşke muhabir, ölenlerin kıyafetlerinide alsaydı, sığındığı yeri onlarla kapatsaydı. ne bileyim, hepsini üstüste giyinseydi. Keşke onu bari canlı bulsaydık. Keşke, keşke, keşke..........

Yüreğmiz çok acıdı. Dualar ettik günler boyunca. Ümidimize sarıldık. Yorganlarımızın altında yatarken, onları düşününce içimiz titredi, uykumuz kaçtı. Niye oldu bütün bunlar. Biliriz, ölüm Allahın emri, zaman tükenmiş elbette, ama.....Bi ama kaldı dillerde, bir de yakan acı yüreklerde. Gidenler, rahmete kavuşsa da, kalanların imtihanı çok büyük. Bu yükle nasıl geçer bu ömür.

Neden yeterince teknolojimiz yok? Neden olanı olması gerektiğince kullanamıyoruz? 6 hayat......6 hayatın sevenleri, yaşanılanlar ve mümkün olsaydı yaşanılacaklar.......Varsın ölmüş olsunlardı ama biz onlara 8 saat içinde ulaşsaydık. Vefa borcumuzu ödemiş olurduk... Oysa şimdi, ne deriz biz onlara, onları yüreğinde yaşatacaklara? Onlar baba, onlar kardeş, onlar evlattı.

Oy verirken, gözlerimden akan yaşı tutamadım. Belki sadece 3 oy fazlası için miydi bütün bunlar? Temiz insandı diyor şimdi herkes. Öyleyse kendisinin de dediği gibi temiz olduğu için mi sandıklardan %40 oy alamamıştı hiç bir zaman. Evet temiz insanlar herkesin beklentisini sağlayamazdı. Temiz olduğu için seçilemedi belki de.

5.5 yıl hücre hapsi. 1.5 yıl cezaevi. Biliyorlar mıydı acaba sayın Yazıcıoğlunun ömrünün bu 7 yılın çalınmaması gerektiği kadar kısacık olacağını. Niyeydi, nedendi? Keşke.....

Keşkeleri doldurduk yine cebimize, boynumuz yine bükük, kalbimizi acıyor.......ama yola devam. ama bu sefer söz verelim: Çalışkan olacağız. Atamızın önderliğinde, teknolojide kimseye muhtaç olmadan yaşayacağız. İmrenmeyeceğiz artık yabancı ülkelere. Biz onlardan daha az zeki değiliz. Daha az çalışkan olma lüksümüz de yok. Keşke demiyelim artık. 87 yaşındaki bir annenin yüreği evlat acısı ile bir daha yanmasın.
Ben kendi adıma söz verdim bugün. Bu gece etkin bir şekilde, oyalanmadan ders çalışacağım. Konunun her noktasını özümseyerek. Yeni bir şeyle üretebilirmiyim bilmem birgün. Ama hiç olmazsa hazır bilgileri okumalıyım ve uygulamalıyım. Keşke demek istemiyorum, kendi adıma. Keşke demeyecek kadar asil bir milletiz, sözümüz var Atamıza, şehitlerimize.

27 Mart 2009 Cuma

KAOSUN KENARINDAKİ İNSAN


"Elindeki tek alet çekiç olan herşeyi çivi sanar". Ne kadar da doğru. Elimizdeki aletlerin farkında mıyız acaba? Neler var elimizde? Aslında bu aletleri iki ana grupta genellemek mümkün: duygularımız ve mantığımız. Diğerlerinin hepsi bu gruptan birinin içerisinde kalır.

Bence insanlar da aynı şekilde iki gruba ayrılırlar: duygusal insanlar ve mantıklı insanlar. Burdan, duygusal insanlar mantıksızdır ya da mantıklı insanlar duygusuzdur önermelerini çıkaramayız elbette. Aslında her insanda, her ikisi de vardır ama biri daha baskındır.

İşte bu noktada hangisini nerede kullanacağımız konusu gündeme geliyor. Herşeye duygusal gözlerle bakılabilir mi ya da herşey mantıkla çözülebilir mi? Sanmıyorum. Tıpkı hastalıklarda ilaç kullanımı gibi, endikasyonları olsaydı keşke bu duygusallığın ve mantığın. Ne kadar kolay olurdu o zaman. Davranış rehberi olurdu bir tane, tıpkı ilaç rehberi gibi. Uygun durumu bulur, bakardık. Hımmm burda mantıklı olmak gerekiyor.....

Ne yazıkki, böyle bir kılavuz olamaz. Çünkü bu belirsizlikler denizi çok subjektif, kurallar koymaya kalktıkça, hata yaparız. Bazen öyle zorlanıyorum ki.....Düşünüyorum, düşünüyorum.....mantık sıralaması yapıp bir sonuca varıyorum. Sonra yüreğimi katıyorum işin içine bambaşka bir sonuç çıkıyor ortaya. Hangisi doğru, hangisi yanlış? Doğru ve yanlış yokki...İkisi de doğru ya da ikisi de yanlış. Neden mi? Baktığınız gözlüğe bağlı, mantık gözlüğü ile bakınca, yüreğin cevabı yanlış. Yüreğinizle baktığında mantığınız pek bir gaddar. Ne büyük bir çelişki....Hayat sizi beklemez, yürümek lazım bi yandan da.

Kararımızı verdikten sonra bir kriterimiz olmalı. Bu kriter de vicdan. Vicdan mantıktan, duygudan herşeyden sıyrılmış ayrı bir mercek. Allahın bize emanet ettiği parçası. Eğer içim huzurluysa, eğer böyle olmalı diyebiliyorsam, bu kararı verirken amacımın içinde ego tatminim yoksa....devam diyorum.

Ama bu anahtarı kullanmanın bir altın kuralı var: farkındalık! Kendini bilmek, kendini tanımak. İnsan ancak kendini tanıyabildiği kadardır. İşte bu yüzden kendime, hepinize ve hepimize farkındalıklar diliyorum.

Sevgili Guguk Kuşunuz.

26 Mart 2009 Perşembe

YÜREKTEN TEŞEKKÜR


Önceki yazımda belirttiğim gibi, koşturmuyorum artık. Bir amacım var elbet. Yürüyorum ona doğru. Ama gözlerimi amaca dikmeden. Gökyüzündeki güneşin ışıklarını yadsımadan, yolun kenarındaki gelincikleri atlamadan. Elbette mümkün olduğunca elimdeki zeytinyağı tasındaki yağı dökmeden ama bahçenin güzelliklerini yüreğimde eriterek.


Bu yüzdendir ki, bir teşekkür borcum vardır, eda etmek isterim.


Canımmm Sufimm, öncelikle benim de tontinim olmayı kabul ettiğin için, yazımı gazetede görür görmez beni haberdar ettiğin için ve ulaşamadığım gazeteyi bana yolladığın için sevgimle kucaklıyorum seni. Ve hepsinden ötesi, bütün bunları yüreğindeki sevginle yaptığını biliyorum ve sana beni sevdiğin için teşekkür ediyorum. İşte o yolda gördüğüm güzel gelinciklerden biri de sensin. Varlığına müteşekkirim.
Belki o limon ağacının altında, cam bardakta taze demlenmiş çayı canım babaannemle içemem ama seninle içerim, neden olmasın.

MİM


Sevgili ŞuŞu mimini sevgiyle alıyor ve iki kız annesi olarak cevaplıyorum efendim.

1-çocuk ne kadar erken yürümeyi öğrenirse o kadar iyi terbiye edilir.

a) hiç uygun bulmuyorum: çünkü yürümek fonksiyonu bana terbiye işlemi ile çok alakasız geldi.



2-Bütün zamanını çocuklarıyla geçirmek,bir kadına kanadı kopmuş kuş duygusu verir.

a) hiç uygun bulmuyorum: çünkü ben öyle hissetmedim. Onları da kendi zamanlarınıza katınca daha renkli bir ortam çıkabiliyor.

3-Kendi haklarına sahip olabilmesi için, bazen bir kadının kocasını terslemesi gerekir.

a) hiç uygun bulmuyorum: haklarımızı başkalarını tersleyerek elde edemeyiz, daha politik ve nazik olmalıyız diye düşünüyorum. Terslemenin erkekelerde tepki doğurduğunu düşünüyorum.

4-Akıllı bir kadın,yeni bir bebeğin doğumundan önce ve sonra yanlız kalamamak için elinden geleni yapmalıdır.

a) hiç uygun bulmuyorum: ben hayatım boyunca galiba her işimi kendim hallettiğim için böyle bir ihtiyaç duymuyorum. Birilerinin size destek olması hoş olabilir ama bu boyutta bir zorunluluk değil. hatta işime karışılması canımı sıkabiliyor da. O yorgunluk ve heyecanda bi de başkalarının fikirlerini duymak istemeyebilirim.

5-Eğer anneler dileklerinin kabul edileceğini bilselerdi,babaların daha anlayışlı olmalarını dilerlerdi.

a) hiç uygun bulmuyorum: bu çok sınırlandırılmış bir dilek. ben tanrımdan birşey dileyeceksem en genişinden en bolundan dilerim. bir anne olarak çocuklarım için sağlık, mutluluk ve başarı dilerdim. (daha akıllıca değil mi?)

6-Çocuklar bencil olduklarında,hep birşeyler istediklerinde,annenin tepesinin atması çok normaldir.

c) oldukça uygun buluyorum: ama uygun bulduğum sadece tepesinin atacağı kısmı. önemli olan atmış bir tepeyle ne yapılacağı. olayları büyütmemek lazım. karşınızdaki adı üstüne sadece "çocuk" uygun bir konuşma ve ardından sarılmalı bir barışma yeter diyorum. Ötesi olmamalı.

Yav, baktım da bende hiç bişeyi uygun bulmamışım. Menfi miyim neyim:).

Ben öyle katı kurallara karşıyım. Olayların akışına bırakılması ve buarada gözlemlerin yapılması yeterli diye düşünüyorum. Fazla müdahele aile için yıpratıcı olur. Bizim prensesler habire didişir. Evde hep bir dırıltı var. Eskiden çözüm bulmaya çalışıyordum, işler daha bir sarpa sarıyordu. şimdi takmıyorum, çünkü konular çok anlamsız. Çok başım ağrırsa ikisini de yanımdan def ediyorum, hemen susuyorlar.

SEVGİLERİMLE

24 Mart 2009 Salı

BEN SEN BİZ SİZ ONLAR


Hayat bazen uzun, bazen de umulandan kısa soluklu bir koşu. Herkes bir yerle koşuyor. Farklı amaçlar, farklı görevler var gibi. Yetişmeye çalışır gibi bir halimiz var. Bazen yetişiyorsunuz ama geç kalmış olarak, bazen yetişmeye çalışırken koştuğunuz yoldaki başka şeylere takılıp, yetişmeye çalıştığınızı şeyi unutup gidiyorsunuz. Amaçlar sonsuz, sayısız patikalar ve yollar var. Bense bütün bunların bir kandırmacadan ibaret olduğunun ayrımındayım artık. Sobeledim sanki hayatı. Koşulacak bişey olmadığının farkına vardım. Arayıp durduğumuz şey, kendimizden başkası değil. Tüm bu gayret, zaten kendimiz olan bizlere yeniden kavuşmak. Bizlerle biryerlerde, bir zamanda tanışmak ve kabullenmek kendimizi. Daha sonrasında sevmek ve kendimizle el ele yürümek hayatın geri kalan yolunu. Geç kalmış olmak istemiyorum kendime. Ama artık telaşlı da değilim. Çok yakınımda çünkü, bunu biliyorum. Mesele o yol boyunca olan güzellikleri sepete doldurmak.

22 Mart 2009 Pazar

ÇOOOK MUTLUYUM


Çok mutluyum, ahir ömrümde bunu da gördüm ya gözüm açık gitmez artık. Bana haber verdiğin için canım Sufim, tontinim ve ulaşamadığım haberi bana ulaştıran Öyküm, güzel gözlüme veeee Haber Türk'e teşekkürü borç bilirim. Evrene teşekkürler, hesapsızca, gönülden yapılan şeyleri ödüllendirdiği için.

Bu arada ders çalışmak işe yaradı.

CAMEKANSIZ HAYAT


Evet efendiiim, yine burdayız işte beraberce. Hikayenin bu bölümünü aslında daha sonra yazmama izin verilse de, ben çaktırmadan yazacağım. Napiiim, çok canım çekti. Hem önce dersimi çalıştım, valla bak intensifying screenlere çalıştım. Soru sorabilirsiniz.

Efendim yıllar yılları kovalar, üniversite kazanılır, okunur, biraz muaynehanecilik yapılır, beğenilmez, fakülteye kapak atılır. Hala gözlük gözümde tabiii. Eeee yılların dostluğu, kolay bırakılmıyor ki. Bu işlerin kısmen içinde olmama rağmen, nedense şu lazer işi hiç aklıma gelmez. Sanki anamın karnından dört göz doğmuş gibi kabullenmişim durumu. Yavaş yavaş bu lazerle çizdirme işinin uzun vadedeki başarılarını görünce eşim kıpırdanmaya başladı. Gel senin şu gözleri çizdirelim diye. Araştırdık, soruşturduk, kendimizce güvenilir bir doktor bulduk. Çocukları izmire babaanne ve dedeye bıraktık, biz ordan istanbula. Öncelikle muayene olacağım ve bazı ölçümler yapılacak ve bunlara göre laser operasyonunun yapılıp yapılmayacağı belirlenecek. Ölüçümler yapıldıktan sonra doktor gülüyor ve sendeki kornea kalınlığı ile 5 kez ameliyat olursun diye. Hem sevindim hem heyecanlandım. Ertesi güne randevumuzu aldık. Akşam üstüydü randevuzmuz, hasaneye ulaştık. Mükemmel bir hastaneydi. İçim biraz rahat etti. Bir de habire gözleri kapalı çıkan bissürü insanı görünce, iyi valla dedim, demek çok sayıda yapılan birşey bu. Neyse yukarı çıktık, sıra bana geldi. Kalbim güm güm atıyor. Eşim bekleme salonunda kaldı. Beni operasyon odasına aldılar. Beni hazırlarken doktor operasyon ve benim dikkat etmem gereken şeyler hakkında bilgiler verdi. Göz kapaklarıma özel klempler yerleştirildi. Damla ile topikal anestezik uygulandı. Mikrotomu gözüme yaklaştırırken: Allahım, gözlerim sana emanet, umarım doğru bir iş yapıyorumdur dedim ve pattt gözümün önünde yıldızlar uçmaya başladı. Kornea kapağı kalkmıştı. Kapağı kaldırırken be de o şeffaf tabakayı görüyorum. Göz kapaklarım fal taşı gibi açık, habire gözüme gözüme gelen bilumum şeyler. Göz küremi oynatmamam lazım. Ne dualar ettim bi bilseniz. Bildiğim surelerin hepsini hızla okudum kesmedi ve: Allahım, doktorun elleri Senin ellerin olsun dedim en son. Laseri uyguladı doktor. Ve aynı şeyler diğer göze uygulandı. Bütün bu işlemler hazırlık safhası dahil 20 dakika falan sürdü. Sonra o şefaf kapakları kapadılar nazikçe ve bol bol serumla yıkadılar. Beni dinlenme odasına aldılar. Gölzerim kapatıldı tabi. ben beklerken yeni bir hasta aldılar. Genç bir erkek ama sanki içerde savaş var, oğlan bi türlü sabit duramıyor sanırım ve doktor habire kızıyor ve sonunda işlemi yarıda kestiler. Bende bunların yaşanmadığına çok sevindim. Herneyse, doktor yanıma geldi ve: sizin kadar sabit durabilen hiç olmadı, vallaha kutluyorum sizi dedi. Gururladım tabiii. (yiyosa kıpırda). Dikkat etmem gerekenleri söyledi, kullanacağım ilaçları verdi ve ertesi günü kontole çağırdı. Biz otelin yolunu tuttuk. Allahım, kör olmak ne zormuş, en zoru da birine bağımlı olmak. Ya adamın beni burda terk edip gidesi gelse, naaparım ben İstanbul ellerinde, kör bi şekilde. Yapıştım koluna, kaçmasına engel olacak şekilde. Öyle belirgin bir ağrım olmadı. Gözüme hiç dokunmamam lazım bu arada. Gece ya dokunursam diye, hiç uyuyamadım nerdeyse. En kötüsü gözlerinizin fena halde sulanması. Neyse geceyi atlattık. Rahatlıkla bakabiliyorum ve görüyorum. (Bak şimdi bile ağlayacağım). O duyguyu anlatamam. hayatımın en mutlu anlarından biriydi. Kontrolü yaptırdık. Herşey mükemmeldi. İstanbulu gezelim dedik, direkt bakış, yani gözlüksüz, yani camekansız.... İstanbula gidilir de balık ekmek yenmez mi, yanında turşu suyu içilmez mi. Martıların şarkıları, deniz misss gibi, teknelerrr. Bir yandan yiyorum bir yandan denizi izliyorum, uzaklara bakıyorum, çoook uzaklara. Bakmakla kalmıyorum, görüyorum. Tekneler geliyor, martılar uçuyor, insanlar konuşuyor, ufku görüyorum. Gözlük yok artık. Tanrım inanılır gibi değil. Halamı aradım. Hala dedim şimdi denize bakıyorum, karşıdaki martıların gagasını bile görüyorum...Gözlüğüm yok artık. Beraberce ağladık...mutluluktan tabi. Onca yıl gözlüklü bir hayet, bir çeşit esaret. Şimdi özgür gözlerim. Allahım sana şükürler olsun diyorum, bir daha bir daha. Bana bu imkanı verdiğin için teşekkürler sana. Operasyonu sorunsuz atlattığım için ayrıca şükürler olsun. Veee en önemlisi tabi: beni benden çok düşünen, cesaretli ve iyi yürekli bir eşim olduğu için müteşekkirim sana. Bana nasıl güzel baktı. Hakkını ödeyemem canım benim. Gece o da uyumayıp, sürekli kontrol etti beni. Benimle birlikte mutlu oldu. Dua ettim ona. Dua ettim bu uygulamayı bulana ve doktoruma.bana yeniden ışığı verdiler sanki. denizi, martıları, ufku verdiler. İstanbul'u çok seviyorum. Kaldığımız otel muhteemdi. Galata Kulesinin tam yanında, Anemon otel. Galata kulesi muhteşemdi. Otelin roof barı harikaydı. Deniz, İstanbul ayaklarınızın altında. tavanı camdan. Koca koca martılar konuyor ve size bakıyor, siz de ona. İnsanlar camın yanında kahvesini yudumluyor, gözler dalmış, şehri-deryaya. ben de dalıyorum. Kendi gözlerimle, camsız. Artık İstanbulla aramızda herhangi bir engel yok. Artık, buğulanma derdi yok. Gözlüğü kaybetme derdi yok. Banyoda üstüne oturma derdi yok. Denizde şemsiyeyi kaybetme derdi yok. Heytttt be özgürlük, yaşasıın. yaşasın bilim ve bilim adamları, yaşasın doktorlar ve herşeyden evvel yaşasııın benim tatlı kocammmm.

20 Mart 2009 Cuma

HAYATI CAMEKANDAN GÖRMEK


Ben 12 yaşında gözlüğe mahkum olan biriyim. 12 yaşında pencerenin ardına mahkum olmak bir yana, hızlı ilerleyen bir miyop sayesinde hayatımı gözlüğe bağımlı yaşadım uzun bir süre. İlk olarak 1.5 numara miyop ve astigmatla başladım. Gereksiz bir şekilde hızla ilerledi. Oysa ilerlemesi gereken zekamdı. Bugünkü eksikliklerimden dolayı hep o lanet miyopiyi suçlarım. Zekamdan çalarak ilerlediğini düşünmüşümdür. Doktora bir giderim: 2.5, eh hadi neyse. Öbüründe 3.25, olsun bakalım. 4, 4.5 derken ilk 5.o duyunca ağlamıştım. Ve bu ilerleme süreci oldukça kısa sürdü. Epey bi ağlamıştım. Her numara değişikliğinden sonra, bi de yeni numaraya alışma turları yaşardım. Yürürken zorlanırdım, midem bulanırdı, kaldırım yüksekliklerini ayarlayamadığım için abuk hareketlerim olurdu. Sonrasını takip etmekten vazgeçtim zaten ama şükür astigmatım dahil sanırım 7.5 numarayla bitirdik yarışı sevgili miyopla (mikropla mı desem acaba?). Yav sadece 12 yaşında bi çocuktum. Ne zor bilir misiniz? gözlükle ip atlamak, top oynayamamak, otobüsten inince ya da minibüse binince camların buğulanması, denizden çıkınca şemsiyenizi bulamamak, habire burnunuzdan düşmesi, arada bir eğilip sizi şapşal gibi göstermesi. Bilenler anlar beni. İki camın arkasına mahkum bir yaşam işte. Yiyosa çıkar. Bütün dünyan birden flulaşır, herşey birbirinin içine girer, daha bir samimi olur, birini öbüründen ayırmak imkansızlaşır. Bir bolluk gelir hayatınıza, herşey ya çifttir ya üçerli olmuştur. Bolluk yönü ile iyi de, hangisinin gerçek olduğunu bilememek sorun yaratır. Gözlerinizi kısarsınız iyiceeee, hııııh tamam şu işte anahtar deliği, eh şansınıza artık. EE numarayla birlikte camların kalınlığı da artar tabiii. Allahtan inceltilmiş camlar var ama benimkini çok kesmez, eee dişe dokunur bir numara bizimki tabiiii. Miyopluların gözlük camları altından küçülmüş olarak görünür gözleri. Eh bide gözlük kazaları var. Onu hiç sormayın. Bi keresinde banyoda üzerine oturmuştum. Ne acı ki ona acilen ihtiyacınız var. Ne kötü, hep hayıflanırım neden bi nöbetçi gözlükçü yok diye.

İlerleyen teknoloji ile beraber gelelim lens maceralarıma. Onlar da ayrı bir eğlenceli. Takmayı öğrenmek ayrı bir dert. Adam beni alıştırmaya çalışıyor. Yaklaştırıyor dolma gibi parmağını gözüme, ucunda şeffaf lens. Yaklaşıyor, yaklaşıyorrrrr, pıt ben gözümü kapatıyorum. Bu sahne kaç kez tekrarlandı bi bilseniz. Sonunda adam da, dedem de ben de bezdik. Dedemin sinirden çakmak çakmak olmuş parlak mavi gözlerini görünce anladımki, bu işi biraz daha beceremezsem dedem onları intraoküler lens haline getirecekti, yani halk dili ile gözüme sokacaktı ve benim de hiç bi sıkıntım kalmayacaktı bu konuda. Neyse insan nelere alışıyor, öğrendik raconu, takıyoruz, çıkarıyoruz, temizliyoruz falan. Amaaa kader ağlarını örüyordu bi kere. Birgün arkadaşlarla ingilizce çalışıyoruz, birden lensin birinin olmadığını farkettim. Başladık aramaya, masanın altına, heryere baktık:yok. Ümidi kestik. Tek lens kalmak bi yana, daha yeni almışız, dedem beni paralayacak. Ama yok naapalım. Çocukluk işte, güzel şey, insan çabuk unutuyor kederini. Biraz da korkudan, o gece can arkadaşımda kalacağım. Karşı komşusunun kına gecesi varmış. Şöyle bi göz atalım dedik. Tek lensle neye göz atacaksam? Yav gözüm bi rahatsız oldu, kaşındı mı ne. Kurcalarken kurcalarken....amannn tanrııım, mucize buuuuu, lensimi geri gönderdi banaaa. İyi bir kız olduğumu hep biliyordum bak ödülümü de aldım, yaşasııın lensiiiiim. Eh cahillik işte, lens zaten gözümdeymiş, ben accık gözümü kurcalayınca, yukarı göz kapağımın altına kıvrılıp yatmış seninki. Neyse yırtılmamıştı. iyice temizleyip taktım. Ve o gece Tanrıma binlerce kez şükr ettim beni dedemin şerrinden koruduğu için. Rahmetlinin hiç gönlü olmamıştı bu lens işine zaten, olmaz, gözün mikrop kapar, sen bakamazsın ona, ne süsüne meraklıymışsın, gözlüğün nesi varmış deyip dururdu zati.

Bi de gözlüksüz ya da lenssizken insanları tanımamak var. Diyelim gözlüğünüz kırıldı o gün gözlüksüz gideceksiniz okula. Karşıdan en yakın arkadağınız geliyor. Heyy hakkk, benim için o an hiç önemli değil gelen ilyas salman da olabilir, jeniffer lopez de, eeeee siz 7.5 numara ne bilirmisiniz? ee tanıyamayınca, görmez geçersiniz. Haftaya seninkinde anlamsız bir tavır, laf sokmalar falan, anlamazsınız, gıcık olursunuz. Manyak mı ne, muayyen günü herhal der geçiştirirsiniz. Oysa o günkü tavır,verilmemiş selamın karşılığıdır.

Denize lensle de girmezsiniz, gözlükle de. İyi şöyle kendi şemsiyemizden uzaklaşmadan biraz çimeyim dersiniz. Ama hain dalgalar sizi taaa nerelere götürür. Şemsiyenizin kenarında yüzdüğünüzü sanarak çıkarsınız ama şemsiye yok, bi de birileri yerinizi mi kapmış ne? Yav o mavi şemsiyenin altındaki koca göbekli adam sizin halanız mı? allah alllahhhh bildiğiniz kadar ile bıykları yoktu ki onun. bak sen, güneş ışınları zararlı derlerdi de inanmazdım, bıyıklarını çıkarmış kadının. Vahh vahhhhh. Derken durumu çakarsınız ve pür dikkat silüetlerden kendi şemsiyenizi ve ailenizi bulur, göz yaşları içinde onlara kavuşursunuz. Onlarsa bu sevgi seline bi türlü anlam veremez, başınıza güneş geçti sanarlar.

Eee herkes bilir. Bi de karşıdaki size kızdı mı, laf hazır, yapıştırır anında: DÖRT GÖZ. Al başına belayı şimdi. ölür müsün, öldürür müsün? O gözlükleri çıkarıp, laf sahibine takıp, yumruğu çakıp, o gözlükleri onun gözüne lens yapmak farz olmuştur ama gözlükler size lazım.

Hikayenin birinci bölümü bu. Devam edeceğiz. Şimdi ders çalışmam lazım. Velim kızar sonra.

(Bu arada banyoda üzerine oturduğum gözlüğün ve gözlüğe denk gelen vücut bölümünün akibetini merak ediyorsanız, hiç bişey olmadı. Gözlük yamuldu, diğeri sağlam)

İyi Geceler, beni takip edin anacımmmm.

Sevgili Guguk Kuşunuz

19 Mart 2009 Perşembe

ARAFTA OLMAK


Atomun bileşenlerinden olan elektronlar, çekirdeğin etrafındaki orbit adı verilen halkalarda yerleşik dururlar. Bazen atom çeşitli etkileşimlere maruz kaldığında bu elektronlar yerdeğiştirebilir. Daha üst ya da daha alt bir orbite geçerler ya da başka bir atomun boşalmış orbitine geçerler. Bu işlemlerin bazılarında enerji salınımları olur. Ancak gariptirki asla ve asla orbitler arası bölgede kalamazlar. Fizikte bu alana "forbidden zone" adı verilmekte yani "yasak bölge". Mutlaka bir orbitte olmaları gerekir. Yani ya nerji salacaklar ya enerji alacaklar ama bir orbitte olacaklar. Onların kararlı olması gerekirken bizdeki bu kararsızlık niye. Arafta kalmak en beteri değil mi bizim için de, bu durum elektronlara bile yasakken. Bizi oluşturanlar bu elektronlar değil mi? Niye doğamıza aykırıyız böylesine. Doğaya mı direniyoruz? Ne cüretle? Amacımız iki orbiti birden mi idare etmek, hani ne şiş yansın ne kebap hikayesi. Hayat bizim tercihlerimizin ilmek ilmek oluşturduğu bir örgü değil mi? Kararımızı verip, o kararla yola koyulmanın vakti geldi de geçiyor mu yoksa? Bu yolda hayal kırıklıkları, kırgınlıklar, küskünlükler ve zorluklar bizi bekliyor olacak ama kendi yolumuzda yürüyebilmenin keyfini hiç bir şey kaçıramaz.

17 Mart 2009 Salı

İYİ UYKULARRRR


Uffffff...uykum geldi. Yine hiç bişey yapamadım. Hep yarın, hep yarın. Amaaaaannnnn, kitapta okuyamıyorum artık. Biri büyü mü yaptı acaba bana? Eli, kolu ve de aklı tutulsun büyüsü. Yatıyorum, bana ne......Bi yarın olsun, bakarım ben o büyünün icabına. Söz yarın kesin çalışcam valla. İyi geceler millet. (termoforum nerde benim yaaaa)

Sevgili Guguk Kuşunuz

EBEBEYİN VE ORALET


Benim pamuk kalplinin 2 tane dünya tatlısı çocuğu var. Aynen onun gibi sevimli mi sevimliler. Büyük prenses ve küçük prens diyelim onlara. İkisi de minicik ama kocaman çantaları var sırtlarında, kocamaaaaan ödevleri. Sabah okulun önünde karşılaşırız, el sallarlar bana. Hızlı hızlı, devrile, devrile koşarlar derse yetişmek için.

Bugünlerde okulda, kantinden oralet içmek moda olmuş. Bizim küçük prens nam-ı değer cin Ali (çöp gibi kolları ve bacakları ile ona daha iyi bir isim bulunamaz) de bayılıyor öyle kantinin önünde havalı havalı, sıcak oralet içmeye. Hani büyüdü ya seninki. Ancak bi gün çocuklardan biri oraleti üstüne dökünce, tedbir olarak küçük sınıflara yanında bir büyüğü olmadan oralet vermez olmuşlar.

O gün annesine sesleniyor Cin Ali: anneee bana para verirmisin, oralet alıcam da bugün okulda. Büyük prenses (o tam bir prenses annesi gibi yumuşak kalp klubünden): ama küçük sınıflara vermiyorlar ki, yanında bir büyüğün olmadan. Bu arada aralarında sadece 1.5 yaş var, dolayısıyla seninki zoraki ablalardan. Cin Ali çözümü bulmuş: o zaman sen benim EBEBEYİNİM (yerim ben senin lafını) olursun ablaaa, o zaman verir kantinci dimi? Prenses: olmaz, ben de küçüğüm. O zaman İrem ablaya söyleriz (benim büyük prenses), o benin EBEBEYİNİM olur.

yerim ben sizi, yeriiiim. EBEBEYİN miş, oraletmiş. Kantinin önünde havalı havalı dikilip, sıcak oralete üfleyerek içecekmiş benim Cin Alim. Sıcak oralet içince büyünürmüş.

Heyy kantinci amca, boşver döksünler üstlerine, pek bi havalı bu kantin önü oralet muhabbeti. Bana da yazacak şeyler çıkıyor işte.
(Yaa bu arada bunlar bizim prensle prenses diil. :))))))

16 Mart 2009 Pazartesi

ZOR DEĞİL


Mutluluk ile mutsuzluk, nefret ile sevgi, beyaz ile siyah........birbirlerinin zıddı gibi düşünülen, birbirlerinden hep uzak yerlere konulan kavramlar. Acaba gerçekten o kadar da zıt veya uzaklar mı? Ya da ölüm ve yaşam......

Gördüm ki, uzak değiller, yakınlar hatta çoook yakınlar. Öyleki aradaki sınır metrik olarak ölçülemez.

Bugün anladım.....ölümün yaşama yakınlığını. Genç bir insanın ölüme kucak açışını ve koşullar birazcık daha uygun olsaydı, bugün burada olamayacağını. Hangi ince dal tutmuştu kimbilir onu bu sefer buralarda?

Mutluluk ile mutsuzluk arasındaki sınır ne kadar şeffaf, jölemsi bir şeydi. Dokundum, titreşti.........Yer değiştirdi sonrasında mutluluk ile mutsuzluk. Bu kadar mı basitti bu dönüşüm? Peki bu kadar basitse, niye o kadar zordu ki? Hiç anlamadım. Genceceikti, bir o kadar duyarlı ve sevecen. İtiraf etti uyuşturucu kullanıyordu ara ara. Neden dedim, neydi kendini bu kadar uyutmak isteyişinin nedeni? Borcum var dedi, iflas etmişlerdi. 40-50 milyar bizim için büyük para dedi? güldüm benim için de dedim, güldü. Peki uyuşturucu ucuz bişey mi dedim? başını iki yana salladı, gitgide bu masrafının artacağını anlattım ona. Anladı. Onu tebrik ettim, bunu itiraf edebilmesi, güçlülüğünün beliritisiydi. Öyle pırl pırıldı ki... öyle donanımlı, hayat enerjisini tüketmemişti henüz o zehir. sana hiç yakıştıramadım dedim, çok akıllı birine benziyorsun. Güldü. Hocam...bizim arkadaşlar işte, onlar kullanıyorlar, bir de ben deneyeyim dedim. O çevreden uzaklaş dedim ona. Bana söz ver, çevreden uzaklaşacağına, ve bir daha kullanmayacağına. Gerekirse psikolojik destek alacağına. Öyle içten söz verdi ki...İnandım. Mahcuptu ama bir o kadar da kararlı. Aradan belki 1 hafta geçti. Yanıma geldi. Lafları birbirine dolandırarark teşekkür etti. Neden dedim. İlk defa sayenizde rahatlıkla gülümsüyorum, benimle ilgilendiniz. Ben de: sen de bu kapasite olmasa hiç bir şey olmazdı, başaran sensin, ben sana teşekkür ederim dedim. Yoo yo dedi... ama gözleri doldu, hızla kaçarken ağlayacağım şimdi dedi, giderken, sandalyelere takıla takıla, tözkezleye tökezleye. Öğrenciyi gönderdim ardından. Ağlıyor hocam dedi. Gittiğimde yoktu. Çook sevindim, inanıyordum onun bunu başarabileceğine. Bir gün dileğim, kendini sıkmadan rahat rahat ağlayabilmesiydi, utanmadan. Kliniğe geri dönerken öğrenciyle konuştuk: ne garip dedim 1 haftada ne çok şey değişmiş. Çevresinde ona hiç yumuşak, yargısız konuşan olmamış olmalı. Yumuşakça, kalbe dokunan, güven veren, suçlamayan, yargılamayan bir çift sözdü bunları yapan. Ben değil, Tanrım. Çünkü o da bunu alacak kapasiteydi. basit, güzel bir söz. İşte bukadar yakındı, mutlulukla mutlsuzluk. Bir söz kadar.

Hava pırıl pırıl dışarda. Soğuk aslında. Ama güneş tenimi olmasa da yüreğimi ısıtıyor. Kimlerle karşılaşacağız kimbilir hayat boyu? Bir çift güzel söz, bir el dokuşu, bir gülümseme kadar yakın mutluluk.

İnsanlar haykırıyor sessizce: Lütfeeenn, bakın, ben de burdayım.....İlgileenin benimle. Size ihtiyacım var. yargılamayın beni.

13 Mart 2009 Cuma

ANLAMAK-2


-Bu da hep böyle yapıyo ama...

-Yaaa, aslında, BİLİYORUM, içindeki yaralar kendini geri çekmesine neden oluyor, tekrar yara almak istemiyor ama hiç çekilmiyor canım. Biz yine de idare etmeye çalışalım.

Bilmek ve anlamak eş anlamlı sözcüklermiş gibi kullanılır zaman zaman. Oysa eş anlamlı olmadıkları gibi, orjinleri de farklıdır. Bilmek zihinsel kaynaklı, anlamak yürekten gelen bir işlevdir. Bilirsiniz: içindeki küçük çocuk kırılgandır, ilgi ister de söyleyemez. Söylenmeden gelinsin, fark edilsin ister. Ama bilgi zihinden gelir; zihnin rengi gridir. Bilgi dış dünyadan gelen verilerle elde edilir. Dolayısıyla bilme işleminde sizin algılama işlevinizin objektifliğide devrededir. Zihin hemen mantıksal çıkarımlar yapar: eee naapalım canım, büyüsün artık o da, di mi? Ve karar verir: ben onun büyümesine yardımcı olmalı, ona doğru yolu göstermeliyim. yani mantıksal çıkarımlar devreye girer. Doğrudur herşey. Evet karşınızdaki çocuk ruhludur, beklentileri vardır ama bilginin harmanlanışı ve özümsenişi farklıdır. Bilgi işlenmesi, yorumlara yol açar, yorumlarla tamirci modunda düzeltme, ekleme ve çıkarma moduna girersiniz. Çünkü zihnin elindeki alet budur: düzeltmek. Ben bu metodun pek işe yaradığını görmedim. Hatta çoğunlukla geri tepmelere neden olur diye bilirim.

Oysa anlamak böyle değildir. Belki o konu hakkında hiç bir şey bilmiyor olabilirsiniz. Ama bir his vardır içinizde. Sanki onun yüreğinden sizin yüreğinize ruhunun kelimeleri bir bir süzülür. Karşınızda size bas bas bağırarak hakaret ediyor belki de o anda. Kabaca, kızgınca ve belki de haksızca. Tıpkı mors alfabesi gibi, duyumları alırsınız. Görüntü değişir, kodlar ve yazılımlar değişir. Duyumlar yürekten gelmektedir. Tarif edemezsiniz belki de yeterince bir başkasına ya da tarif etme gereği bile duymazsınız. Hissetiklerinizi tasnif bile edemezsiniz. Yorumlar çıkarımlar yoktur anlama sisteminde. Yaptırımlarsa hiç yoktur. O sinirden tepinen adam, yalvaran size yakaran birine dönüşür anlama gözlüğü ile bakınca: lütfen, yalvarıyorum sana, anla beni, baş edemiyorum artık, benim elimdekiler bu kadar, bak döktüm ortaya. Heeeyyy, körmüsün, sağırmısın, duyyy beniiiiii haline döner görünüm. O zamana kadar, sizi kıran bu davranışı yalvarma halini alır gözünüzde. Yürekten yüreğe bir haberleşme şeklidir anlamak. Şöyle bir içiniz burkulur hani. Hemen tamir etmeye, tedavi etmeye kalkmazsınız. Bilirsiniz verilecek akıllar, yapılacak suçlamalar, ben sana demiştim demeler yersizdir ve geri teper. ve anlarsınız sadece. Ne kızgınlık vardır o anda yüreğinizde ne sevinç, ne gurur...Bilinçsizcesine, planlamadan oluverir herşey bundan sonra. Zorlamalı bir acıma ya da anlayış değildir, anladıktan sonraki. Kendiliğinden olur, böyle olduğu için kabul görür zaten karşı yürekten. Ne siz verirken farkındasınızdır ne o alırken. Sanki fizik kanunları gibi, suyun çok olan yerden az olana doğru akışının doğallığında olur herşey. Ve bu böyle devam eder. Sanki siz onu anladıkça, o da sizi anlar hale gelir. Birbirini besleyen iki ırmak gibi. Bilmek pozitif ya da negatif olabilirken, anlamak nötrdür. Sadece anlamaktır. Üzerine başka bir yorum eklenemez. Ve birkez anladıktan sonra, geri dönüş olmaz. ne kadar zorlansanız da, ne kadar kırılsanız da anlamaya devam edersiniz

Neolur, bu nedenlerden dolayı, bilmeyi günlük teknik işlerimiz için kullanırken, insani ilişkilerimizde anlamak gözlüğünü kullanalım. Ama anlamak için öncelikle istemek gerek. İstemek için yüreğinizi açmak gerek. Çünkü anlamak kalpten kalbe bir köprü. Siz yüreğinizi açmazsanız, köprü tek ayaklı olmaz. Yüreğimizi açmak için gereken tek anahtar da: SEVGİ

Sevgili Guguk Kuşunuz.

GÖNLÜNÜZE KUŞ KONSUN


Bakıyorum da, bahar herkesin yüreğine düşmüş şimdiden. Bloglar bile baharlandı, bahardan nasibini aldılar. Cemreler sanki suya ve havaya değil, yüreklerimize düştü. Özlemle karşılmak.....ne güzel.......baharı da öyle özledik. O yüzden severim özlemleri, özlemeyi. daha bi güzel olur kavuşmalar. Ya kavuşamazsak):.......O zaman özleyecek kadar sevmeye ve sevilmeye kadeh kaldırırız. Ne güzeldi sevgiyi paylaşmak der, yeni bi patikaya seyirtiriz.

Ben daha da bi mutluyum. Yaralı kuşum iyileşti. Bu gün işe başladı. Çok iyi görünüyor. Derdimi sizinle paylaşmıştım, sıra mutluluğu paylaşmakta. İşte hayat böyle dostlar, sıkıntılar biter, mutluluklar gelir, onlar biter.......bu böyle devam eder işte. Siz mi onların içinden geçersiniz, onlar mı geçer gider içinizden? yoksa, karışır gidermisiniz onlarla. Karıştıkça değişirmisiniz? Değiştikçe değiştirirmisiniz? Ama şunu bilmek lazım: Herşey güzel olacak.......... Siz yeterki yüreğinizde bir dal bulundurun, kuşun konabileceği, o mutlaka gelecektir.

Sevgili Guguk Kuşunuz

12 Mart 2009 Perşembe

TANRIM BENDEN YANA


Dün ve bugün işlerim öyle yolunda gitti ki. Elimi bile kıprırdatmadan, gönlümü hiç yormadan oluverdi istediklerim. Yapacaklar, yapılacakları yapmak için ben çağırmadan geldi ve ben istemeden, benim istediğimden daha güzelini yaptı. Duyulacaklar ben istemeden bana duyuruldu. Bir teşekkür borcum vardı. Onu da eda ettim. Sevgili Tanrım, buaralar anladım ki benden yanasın:) Ve anladım ki, benim gönlüm senden yana, sana daha bir yakın.

10 Mart 2009 Salı

ANLAMAK


Birini anlamak, onun yüreğine dokunmaktır. İçindeki acıyı, çocuğu görmektir. Anlamak sizi başkalaştırır. Artık o insana karşı eskisi gibi olamazsınız asla. Anlamak sevmek değildir. Onu hala sevmeseniz bile onu anlamışsınızdır. Geri dönüşümsüz bir durumdur bu. Korkan, yalvaran, imrenen, çaresiz çocuğu görürsünüz, onca maskenin ardından. Acımak değildir anlamak. Artık ona kızamazsınız ama. Siz onu anladıktan sonra, bir gün onun da sizi anlmaya başladığını hisseder ve bu mucizeye şaşırırsınız. Yıllardır olmayan şey nasıl bu kadar kısa sürede olmuştur? Anlamak bir dönüştürücüdür. Simya gibi. Sevmek değildir, acımak değildir sadece anlamaktır. Negatif ve pozitif kutuplar barındırmaz nötrdür. Anlamak sadece anlamaktır. Çok güçlüdür, evreni değiştirir.
Sevgili Guguk Kuşunuz.....

MİM

Sevgili Beenmaya umarım hakkıyla cevaplayabilmşimdir soruları. Bazılarında epey düşündüm. Ben de sevgili Belgin, Cheetos ve Perikızı'nı mimliyorum. Hadi bakalım hanımlar......
Sizi en çok üzecek olay?

Elimden gelenleri yapmamış olmak

Nerede yaşamak isterdiniz?

Teras katında, küçük sevimli bir dairede, terasına çiçekler ve ağaçlar dikebilmek ve orda kendi başıma keyifle oturmak isterdim (bide somya koyardım oraya)

Yaşayabileceğiniz en mutlu an?

Kendimle ve etrafımla barışık olduğumu hissetmem.

Hangi hataları hoşgörüyle karşılayabilirsiniz?

Kasıt içermeyen ve daha öncede tekrarlanmamış olanlar

En sevdiğiniz erkek karakter?

Jack Nicholson

En sevdiğiniz kadın karakter?

Julia Roberts

Tarihteki favori kahramanlarınız?

Atatürk ve Marie Curie

Gerçek hayattaki favori kahramanlarınız?

Babaannem ve babam

En sevdiğiniz ressam?

Resimden anlamam dolayısyla ressamları tanımam

Bir erkekte en çok beğendiğiniz özellik?

Dürüstlük ve zeka

Bir kadında en çok beğendiğiniz özellik?

Dürüstlük ve zeka

En sevdiğiniz erdem?

Farkındalık

Yapmaktan en mutlu olduğunuz iş?

Dolapları düzeltmek

Kimin yerinde olmak isterdiniz?

Bütün kusur ve eksiklerime rağmen kendimin

Arkadaşlarınızda hangi özelliklerin olmasını istersiniz?

Dürüstlük, zeka ve farkındalık

Kendinizde gördüğünüz en temel eksiklik?

Plansızlığım

Hayatınızın en büyük şanssızlığı?

Mesleğim

En sevdiğiniz renk?

Yeşil

En sevdiğiniz çiçek?

Nergis

En sevdiğiniz kuş?

Kapımızın önünü kakalamayan herhangi bir kuş

En sevdiğiniz yazar?

Yazar tercihim yok, bir yazarın bi kitabı hoşuma giderken diğerini okuyamıyabiliyorum ama Paulo Colehonun her kitabını okudum.

En sevdiğiniz şair?

Şiir sevmem pek

Tarihte en sevmediğiniz karakter?

Gaddar, katil ve baskıcı olan tüm karakterler

En çok isteyeceğiniz özellik?

Kendiyle barışık, kendinin farkında, huzuru bulabilmiş biri olmak isterdim

Nasıl ölmek isterdiniz?

Sonbaharda bir akşam üstü, kuşlar artık yuvaya uçmaya hazırlanırken ötüşüyorlar, hiç bir yerim ağrımıyor ve yapmak isteyebileceğim herşeyi yapmışım, dünyaya katkıda bulunmuşum ama öyle yorgunumki, uykuya gider gibi, hani gözlerinizi açamazsınız ya, önce dünyayla vedalaşıp, gülümseyerek......gerçeği bulur gibi......annesine kavuşur gibi.....

Hayattaki sloganınız?

Biliyorum sonunda herşey güzel olacak

Şu anki ruh haliniz?

Hımmm, görevini tamamlamış olmanın rahatlığı içindeyim.

8 Mart 2009 Pazar

ORDAN BURDAN, BİRAZ DA ŞURDAN


Derdim şikayetlenmek değil. Başınızı ağrıtmayı da hiç istemem. Amacım trafikte beni kızdıran durumları belirtmek. Bunları karşılıklı konuşmak ve neler yapabileceğimi danışmak.

Küçük şeyler gibi görünmekle beraber altında, temelinde insanların birbirine karşı saygısızlığı ve tahammülsüzlüğünü, eğitimsizliğini ortaya koyan olaylar bunlar. Diğer bir can sıkıcı yönüde gün içerisinde sık tekrarlayarak, bu durumlara karşı tahammül sınırlarımızı zorlaması; kimi zaman da aşması.

neymiş bakalım bu guguk kuşunun tepesini attıran şeyler:
  1. Keyifli, keyifli kırmızı ışıkta beklerken, daha sarının yanmasının saniyesinde belkide yanmadan az önce arkadaki arabadan duyulan daaaaat sesleri. Söylemesi ayıp arabam otomatik, dolayısıyla kalkışlarda gecikmem söz konusu olmuyor. Kırmızıdayken ışığı sürekli kontrol eden pimpirik bi tipim zaten. Sarının anlamı nedir? hazır ol. Yahu geberdin mi? ne bu acelen. Bizim oralarda bi söz vardır, ayıp olmasın ama: tabakhaneye mok mu yetiştirecen. Hani yeşil yanar, bende hiç hareket olmaz, neyse. Dur yaa vazgeçtim ona da neyse diil. Niye mi, yav insanlık hali. O anda dalabilirim, aklıma çook eskilerden bir anı gelir, gözlerim dolmuştur, ya da çok acı bir haber almışımdır telefonla, ya da aniden hastalanmışımdır, belki kalp krizi geçiriyorumdur. Bu saydıklarımın hepsi olasılık dahilinde şeyler. Ya da diyelimki acemiyim, viteste sıkıntı yaşadım. Belki arabam bozuldu. Kahvede lak lak etmeye zaman ver, karşı komşunun kızının ruj rengini çekiştirmeye zaman var, her bir halta zaman var ama saniyenin onda biri kadar beklemek çıldırtıyor beyzadelerimizi. Evet beyzadeler siz yani erkekler bugüne kadar arkadam dııtlayan bi kadın olmadı çünkü. Tabiii, bayan şöförü gördü, biz bi halt bilmeyiz, onlar da alemül ulema ya. Dün düşündüm bunları. Düşündüm o daatlayınca telaşlansam, yanlış bişey yapsam ve kötü şeyler olsa, sebebi ne anlamsız olur: saniyelere tahammülsüzlük ve çok bilmişlik. Bunu her yaptıklarında, daha bi yavaşlıyorum, inat değil mi! Normalde yavaş araba kullanan biri de değilim. Ama bunu hakketiklerine inanıyorum. İyice daaatlıyolar, ben keyfime bakıyorum. Ama gıccık oluyorum bunlara. Niye onlarla beraber yaşamak zorunda olduğumu düşünmeye başlıyorum hemen. Bildiğim bütün kadınsal küfürleri sıralıyorum.

  2. Gelelim 2. sıkıntımıza. Arabada seyir halinde cep telefonu ile konuşanlar. Adam sanki boş tarlada öküz sürüyo. Ohhhh keyifli keyifli, dalmış gitmiş telefon muhabbetine. Hızı, kağnıya eş değer. Lan sollayacam ama uygun bi yer değil, hiç olmazsa az sağa kay da rahat sollayım dimi? Bazıları bi de hem telefon konuşuyo, hem sigara içiyo, hem araba kullanıyo. Tabi onlara sorarsan bu bi beceri. Yav şu telefonlarını kafalarına implante etseler de kurtulsak. Neymiş bu çözemedeğimiz memeleket meseleleri sohbeti telefonlarla. Bi keresinde önümde bi kamyonet. Yolu ortalamış abi, ohhh bi baktım seninki elinde meyve suyu poğaça kahvaltı ediyo. Ahhh ne çok içimden geçti, camı açıp, "oooo abi sabahı şerifler hayırlı ola, bi ince belli bardakta çay da bana yollasana" demek.

  3. Yeşil yanmış, araba otomatik olunca, pıt kalkıyosun (ee alet işler el övünür), kopuyorsun arkandakilerden. O da ne yandaki mok sarısı şahinin içindeki bozulmuş duruma, nasıl olurda bu kadın onu geçer, ondan önce kalkar. Bağarta bağarta zavallı içi geçmiş şahini yetişmeye çalışyo. Bi yandan gözü içerde. yav onlar böyle yaptımı, benimde daha bi basasım geliyo (içimdeki trafik canavarını dürtüklüyolar naapiim). sağdan yanaşıyo, yanaşıyo. Ihhhhh araba öhölüyo olmuyo, yılmıyo, yeniden. Sonunda ben basıp gidince bu iç sıkıcı yarış sonlanıyo.

  4. Bi de akıllı abiler var. Ohh yolu ortalamış. Ne tam sağda ne solda. eh abi akıllı ya. Solun hızına cesaret edemiyo ama sağdan gitmeyi de kendine yediremiyo. Bide mevcut hızına uygun şekilde sağdan giderse, önüne dolmuş falan çıkar, durmak zorunda kalır neme lazım (yani nesine lazım) ortalasın ağam şöyle yolu, ohh havada sıcaksa çıkarsın kolunu camdan, ankaralı turgut baarsın bangır bangır arabadan. Sen sollayıp geçecek olusun adamın damarları kabarır. Nasssı yani, ağır abilere yapılır mu bu? şşşşttt, kadınnnnn. olmazzzzz. Sola kırar hemen.

  5. Öbür akıllı abilere gelelim, efendim kırmızı ışıkta durulur. Kimi düz devam edecektir. Kimi sola dönecek. Yeşil yanar. Öndeki gitmez. Ohhhoo seninki düz gitmeyecek, sola dönüş şeritinde gerilerde kalmayı kendine yedirememiş, ağır abilerden yine. Yakar solla dönüş işaretini. Hadiiii arkadakile başlar doooot, seninkinde tık yok. Zaten orda yeşil ışık da kısa yanar. Herkes aptal ya sol şeride sıralanırken. Bu henüz kimsenin keşfedemediği kurnazlığı keşfetmiştir ya. Neyse manevra yapar yanından geçersiniz, bi de pis pis sırıtmaz mı ( ahh ulan şöyle iri cüsseli, yarma gibi bi herif olacaktım kiiii).

  6. Yan yana üç süslü abla. Sohbet derin yolda yürüyorlar. Yana kaymak mümkün değil, hafiften dıtlarsınız, hafiften dokundurmamak için. Seninkiler döner, öyle bir bakış atarki size, kendinizi tecavüzcü coşkun sanarsınız. AAAA nooluyo bakiiim, ne dıtlıyosun, konuşuyoruz şurda dimi hiç saygın yok mu senin. tTbi yaaa orası kaldırım, ben arabayla kaldırıma çıktım, pardon aplalar. Ağzıma biber sürün benim, ellerime cetvelle vurun... Allahımmmm beni katil etmeeeee. Şeytan in arabadan, dola ellerine şu yolukların saçlarını, vur kafalarını birbirlerine diyo (ah ulan şeytan, dürtme beni).

Yeter yaaa, daha neler neler var kızdığım ama yeter. Sinirlendim be. Amacımdan saptım. İşte böyle arkadaşlar. Karar verdim. Bu tiplere hakkımı helal etmemeye. Öbür dünyada iki elim de yakalarında olsun.


Bu arada bırakalım şu can sıkıcı sohbetleri de, hepinizin mübarek mevlüd kandilini kutlayayım bi ağız tadı ile. Allahım, hepimizi affetsin, böyle güzel günlerin yüz suyu hürmetine. Bizi sonsuz rahmeti ile kucaklasın. Beraberce nice kandili mübareklemek dileği ile (akşam evlerinizde olun haa, bizim prenseslerle size miss gibi kandil simidi yolluycam)


sevgili Guguk Kuşunuz.






6 Mart 2009 Cuma

AMAÇ&ARAÇ


Tüm yorgunlukların koşuşturmacaların, gitmelerin, gelmelerin, durmaların bir amacı vardır. İster tüm hayatı içeren, ister anlık pek çok hedefler belirlemişizdir zihnimizde. Gerçi ben bunların pek çoğunun aldatmaca olduğuna inanırım. Sırf önümüze hedefler koyarız ki, hedef peşinde koşarken, değişimler gerçekleşsin.


Aslolan değişmler, etkileşimler, dönüşümlerdir. Simyacıdaki çoban aklına koymuş bi kere, gidip mısır piramitlerini görecek. Hayale bak sen. Kırlarda kuzu gezdirmeyi bırak, mısıra git, piramitlerin dibindeki hazineyi bul. Hayalini geciktirmemeye karar verir. Yollara düşer. Ama işler hiç de onun düşündüğü gibi gelişmez. Ama santiago takmaz bunu kafasına. Olanı yaşamayı bilmektedir (eeee kitap kahramanı ya, öyle olmalı). Kristal dükkanında çalışır, aşık olur, rüzgar estirmeyi ve yağmur yağdırmayı öğrenir, kitaplar okur............................Bu zorluklar nasıl olur da onu yıldırmaz. Düşünsenize yolun başında tüm parasını çaldırmıştır oysa. Çünkü hazineyi kendine saplantı haline getirmemiştir. Hayattaki tüm mutluluğunu o hazineyle eşleştirmemiştir. Önüne çıkanlar bu nedenle, ona engel gibi görünmekten çok, fırsat gibi görünmüştür. Aklı ne dünün pişmanlığında ne de yarının kaygısında olan bu çoban önüne çıkanları iyi kötü demeden yaşamıştır.


Kitabı mutlaka pek çoğumuz okudu. Ben yüzlerce kez okudum. Her okuduğumda imrendim santiagoya. Peşine takılıp gitmelere kalktım.


Hayat koşuşturmacası içinde bazen amaç&araç kargaşası yaşıyoruz. Buna birazcık da ego neden oluyor gibi. İşin içine o girdi mi, hedef birden siz, siz de hedef haline geliyor, yani onunla özdeşleşiyorsunuz. Hedefe ulaşmak mutluluk, ulaşamamak mutsuzluk olarak adlandırılıyor. Durmadan koşarken amaca doğru, neleri kaçırıyoruz acaba. Yoksa bize o hedef diye gösterilen bir aldatmaca da, ona ulaşma yolunda karşımıza çıkacak olanlar mı gerçek hazineler?


Bir hikaye okumuştum. Birisi, bir yola girip kendini geliştirmek ister. Duyarki çoook uzaklarda büyük bir zat vardır. Onunla çalışanlar sonsuzluğa ulaşır. Hemen yollara düşer. varır sonunda zatın yaşadığı yere. Girer yanına: efendim, sizin öğrenciniz olmak isterim der. Bilir kişi: peki der ama şimdi meşgulüm. İçinde zeytinyağı olan bir kabı gence uzatır. Al bunu, bahçemi gez dolaş, belki duymuşsundur, eşine rastlanmaz güzelliktedir benim bahçem. Ama gezerken bu kaptaki zeytinyağını da mümkün olduğunca dökme. Genç biraz şaşırır ama kabul edilme isteği ve itaatkarlığı ile alır kabı. Dikkatlice tutar. Başlar bahçeyi dolaşmaya. Dikkat eder, efendisinin sözünü hatırlar: mümkün olduğunca dökme. Bahçeyi dolandıktan sonra döner: efendim, gezdim geldim der. Bilir kişi: ver bakalım kabı, dökmüşmüsün der. Kabı alır bakar: oooo neredeyse hiç dökülmemiş der. Genç mahcup bir tavır içinde ama gururlu. Pekiii der bilir kişi, neler gördün bakalım bahçede, sundurmadaki kuşlar ne renkti? bizim genç iyi bir öğrenci modunda: efendim, çok dikkat edemedim, malumualiniz, yağı dökmemek için çaba gösterdim. Bilir kişi: peki oğul bitti dersin der. Genç şaşırır, afallar: ama nasıl ben daha dergahınıza bile giremedim ki. Bilir kişi: hayatta böyledir işte oğul der. verirler eline bi kap yağ, dökmeden sona ulaşmaya çalışır durusun. Aklında alacağın ödüller vardır. Amma velakin, bu dikkat içinde etrafındakileri kaçırır kalırsın elindeki bi tasla yağla. Öyle bir yaşayacaksın ki, evet, elindeki yağı koruyacaksın amaaaaa etrafında olup bitenleride göreceksin, tamam mı?. genç cevabını almış, düşünerek çıkar oradan.


İşte böyleeeeee. Hayat denen zaman diliminin sonlarına geldiğimizde, elimizde bir tas zeytinyağı ile öyle kala kalmamak için: lütfen etrafımıza bir bakalım, gökyüzüne, yanımızda yürüyen kediye, daldan düşen yaprağa. Neden olmasın belki "anı" orda yakalarız.


Sevgiyle kalın. Guguk Kuşunuz.

5 Mart 2009 Perşembe

MUTLULUK KOVALAMACASI


Gecenin ilerleyen bi vakti, geceye inat mis gibi kahve elinizde, kahvenin tadı dudaklardan dile düşmemişken daha. Bir şarkı çıkar radyoda. Takılır yüreğiniz şarkının nağmelerine, notlarının kuyruğuna. Beraber dans ederler yürek ve müzik. Gizli bir aşk gibi, şahidi yoktur bu dansın. gece, kahve, huzur, müzik....el birliği ile herbir hücrenizi serper evrenin kucağına.......dağılır gider parçalarınız havada....hiç umursamazsınız. geri gelir mi diye telaşlanmaz yürek, dansa devam eder. Evrenin de itirazı yoktur bu birleşmeye. kucaklar her bir parçanızı. tek tek kırlardan çiçek toplar gibi. işte "an" dır o dans, o birliktelik. Rüzgarda savrulan hücrelerinize el sallarsınız, onlar da size. Damlanın denize kavuşması gibi. Denizin damlayı içine alması gibi. Birbirlerinde erirler evren ve siz, bir yandan siz gözlerken olanları. Öylesine oluverirken herşey, bişey katamazsınız bu oluverene, bişey eksiltemezsiniz. zamanı gelince biter dans, seyredilecek bir ben kalmaz geriye. "an" dır yaşanan. Tekrar, tekrar olsun istersiniz.....olmaz artık. ne siz o "an" daki siz ne siz onu dinledikten sonra müzik o müzik, ne kahve o anki kahvedir artık. Siz ve evren bir olmuşken, değişmiştir herşey, sizle birlikte. Aynı ırmakta 2. kez yıkanmazsınız. Günahtır en büyük en affedilmez günah: anı yeniden yeniden istemek, istedikçe kovaladıkça kaçar anlar sizden. istenmez, beklenmez, sahiplenilmez sadece yaşanır.

ANLAR


Kabul etmek lazım.......Yalnızız aslında. Kimimiz bundan memnun kimimiz değilse de. Oldurulmuş beraberlikler, kabullenilmiş hatalar, sarılmış yaralar, kabuk bağlamış yürek yaraları, idareten gülücükler, yalancıktan göz yaşları, beklentiler yüklenmiş sevgiler, ..........ile yapayalnızız. kendimizi kendimiz bile anlamazken bazen, kızmak niye bütün bunlara. Bizi şaşkın olduğumuz için sevecek, komik olduğumuz için seçecek, unutkanlığımıza destek olacak sevgilerin peşinde koşmak mı hayat....?Camdan bakarken, kara çarşaflı kadının, çantasından çıkardığı simitleri bölüp kedilere vermesi mi, onları sevecen gözlerle seyrederken....Yoksa camdan benim onu gözleyişim mi hiç anlam yüklemeden ona ve yaptıklarına????

CAN CANIM



Şu grip bu sefer iyi vurdu beni. Başımı birazcık öne eğsem burnum köy çeşmeleri gibi akıyor anında şırrrrrr. Hasta bakarken dahil olmak üzere habire kuvvetli hapşuruklarla sarsılıyorum. Hastalarda diyordur ki: çattık haaaaaa. Git ellerini yıka geri gel, fırk fırk burnunu çek, sor bakalım hastaya nesi varmış. Bölümdeki herkes çok yaşa demekten yoruldu valla. Burnumu silmekten burun kanatlarım şişti ve kızardı. kanatlanıp uçacak gibi burnum. Eve gelip karnımı doyurduktan sonra, bütün termoforlarımı doldurdum. Koydum sırtıma, patiliyi, minişi, kalpliyi. Ohhh sıcacık, mayıştım, uyumuş kalmışım. İnanılır gibi değil normal uyku saatim dışında asla uyuyamayanlardanım aslında. Diyorum ya bu hain grip beni epey hırpaladı, alacağı olsun.

Buaralar bakıyorumda bizim can pek bi soğuk bana karşı. Şöyle kırgın kırgın bakıyor gözleri sanki. Kesme şeker verdim, yüzüne bile bakmadı. Çekiş çekiş oynayaalım dedim, sırtını döndü. Allah allahhhhh, nesi var bunun. Onu da mı grip yakaladı acep? Ama şu ara ara: öyle olsuuun, aşk olsuuun cinsinden bakışlarını yakalayınca, sordum dayanayıp: kuşummmm, neyin var bakiim senin, benim oluşum büyüycek albay olcak dimiiii....herkeslerden tatlı oluşummm benim....Hadi be dedi tatlışmış, herkeslerden kıymetliymiş, aylardır blog yazıyosun, bi bize yer vermedin yazılarında. Bide beni oyunla, şekerle kandırmaya kalkman yok mu, o daha bi aşağılayıcı. vayyy dedim pamuk şekerim, hokka burunlum küsmüş annişineeeeee. Sen iste yeterki, blog senin olsun. Küççücük oğlan çocuşum benimmmmm. gel bi öpeyim şu burnuşundan da barışalım. Benden şöyle yakışıklı, coool, harika bi tip olarak bahsedersen olur dedi. Ohhhhh muccck diye öptüm onu. Yinede şöyle mıımmmmmmm'ladı. (kızması). Mımlı bebem benim.

İşte buda benim canım. Can yoldaşım. Uyku arkadaşım. Annişinin kuyruğu. Öylece peşimden dolanır ben salona, o salona, ben mutfağa, o mutfağa.....bu böyle sürer gider yatma vaktine kadar. yatma vakti yatağı açarım, hooop gelir bizimki. Ben dişlerimi fırçalamaya giderken şöyle bi bakar arkadam. Oluşum gelme sen ben hemen gelicem derim. Güvenir annişine, bekler. Bi gelirim ki hain benim yerime yatmış. Kakalarım, mmmmmm'lar, itelerim gitmez. oraya sığışır kalırım. Ben hep bükülüp, yan yatarım o da sırtımın boşluğuna sırtını dayar. Ohhhh sıcacıktır oluşum benim, yumuşacık. Öylece uyuruz. Geceleri bazen ayak ucuma geçer, ayaklarımın üstüne yatar. Ayaklarımı kıpırdatamam. İtelerim, hırrrrrrr, itelerim hırrrrrrrr, yorganın üstünden ısırır seninki beni. Sabahları uyanınca bakar şöyle gözlerime, kapalıysa bi pufffflar, geri yatar, accık aralandığını görürse başlar yalamaya, ağız burun kalmaz bende. O peşimde ben önde ordan oraya gider dururuz. Ben yatağı kapamaya çalıştığımda, hooop atlar yatağın üstüne. En büyük keyfi sabah ööööööö sü, sırt üstü yatar, yuvarlanmaya başlar, sesler çıkarır. Ben de şimartırım onu: haniimişşş benim oluşum, öööööö mü yapıyomuşşşşşş, annesi sevsin onuuuuu. Sonra zıp zıp oynar, ben örtüyü kapamaya çalışırım, o engeller. İşte bunlar bizim ritüellerimizden birkaçı. Onu çoooook seviyorum. Bu eve ilk taşındığımızda nasıl olsa bahçeli, içeri almayalım, deri koltukları kemirir belki dedik. Bi hafta anca dayandım. Onsuz ev olmuyor. Yürürken ayaklarından çıkan şıkır şıkır sesleri özledim oluşumun. Onsuz da uyunmuyorki canım. Bildiğimiz gibi yaşamaya devam ettik. O da koltuklarımızı yemedi zaten. Bi kere yılbaşı çamımıza işemeye kalktı o kadar. Aslandır benim oluşum, paşa paşa, albay olucak, komutan olucak benim pamuk şekerim. Onsuz bi hayatı düşünemiyorum. Aklıma bile getirmek istemiyorum. Hep yanımda ol oluşum. severim ben senin patiskalarını (patişleri), kadifeni (göbüşü), pembişini (burnunun üstü). Çocuklar bağırıyo yine "annneeeee oluşuna baaaak, naapıyooo".

(resimdeki şapkayı kafasına takana kadar bizi mahvetmişti, zor çektik valla, hemen de çıkardı, hain oğlan)

Sevgili Guguğunuz.

4 Mart 2009 Çarşamba

AMAN HA


Bana bakın 25 ve 26. cılar. Böyle güzel karşıladım sizi beni silerseniz hem hediyelerimi geri alırım hem de hakkımı helal etmem haaaaa ona göre.

:)))))))))) beni bilmezsiniz çok pis küserim sonra da accaippp dedikodunuzu yaparım burdan.

Uff amma da geyik muhabbeti yaptım haaa. Canımız sıkkın ya, naapalım, deliliğe vurduk işi her zamanki gibi. İdare edin işte. Bu gece de böyle.

AMAN ALLAHIMMMMM!!!!


Aman allahımmm. neler oluyor, gözlerime inanamıyorum...... ağlamak istiyorum. 26. izleyicimiz de gelmiş. (hay bahtsız accık erken davranaydın, 1. çinko senin olacaktı, tembel şey). geçen günlerde izleyiciler bloggerın azizliğiyle hızla düşüşe geçmişti. Bugün ise guguk hakettiğini bulmakta. İzleyin beni anacım......(yav ben bu lafı bi yerden hatırlıyom, kulağımın arkasına bi de gülmü takmam lazım ki). Evet efendim, az farkla 1. çinkoyu kaçıran talihsiz talihlimizde kimmiş bakalımmmmmmm:

GÜRKAN KALKAAAAAAN (ALKIŞ EFEKTİ, PLEASE)

Olsun be Gürkan, herkese bu kadar bile karşılama töreni yapılmıyo, idare et artık. dur sana da başka bi resim koyayım bari. Seninki de 1.çinko değilde ne biliiimmm 1. bakır ya da 1,2. çinko olsun olmaz mı? Ama başka şarkı bekleme, sende dinleyiver kenardan, tamam mı?

Yav şuraya bi elektronik tabela mı koysam, "filaş filaş izleyiciler 26 oldu, o da ne izleyicilerin sayısı 15 e düştü" (şeytan kulağına kurşun, tık tık). Ne güzel gün boyu izleriz. Borsa gibi, hava alanı gibi.

25. İZLEYİCİ HEDİYESİ


Eveeeetttt efendim, baylar bayanlaaarrrr, 25. izleyicimiz de aramıza katıldı. Alkışlıyoruzzzzzzz (alkış efekti lütfen). Tamam tamam şimdi en heyecanlı ana geldik. Bakalım kimmiş Gugukun 25. izleyisi şerefine nail olan büyük zat: açıklıyoruuuum, sessiz olalılımmmmmmmm ve eveeeet, işteeeee, 25. izleyiciiiiiiii

EVREEEEEEEEN...........(ALKIŞ EFEKTİ).

Gülmeyin beeee. Hep bekledim bu günü ne zaman 25 olcak diye. Allah allah ben daha yeniyim. Sizin gibi yüzlerce izleyicim yok. Dolayısyla pek bi kıymetliler. Hani tombaladan önceki 1. çinko gibi.

Evet efendiiim, bu durumda Evreni tebrik ediyor, yanaklarından öpüyor, güzel bir müzikle ödüllendiriyoruz. (ne bekliyodunuz canım, bu ekonomik krizde anca bu oluyo, höllö höllöööö). Evrencim playlistimdeki "SPANISH NIGHTS, BLACKMORE'S NIGHT" senin, tüm güzellikler hepimizin olsun bakalım.

Sevgili Guguğunuz.

BİR BARDAK ÇAYIN ETTİKLERİ


Şimdilerde çoğunlukla demlik poşetler, sallama çaylar kullanılıyor. Eskiden biraz filiz çay, biraz da kamelya (tomurcuk) çayı harmanlanıp kullanılırdı. Çaydanlıklar ocakların üzerinde kaynardı. Porselen demlikler tercih edilirdi. Kimileri bakır demliklerde demlerdi çaylarını. Öyle ketıl metıl yoktu. Herkesin bir ayarı vardı. Ayyy Lale hanımcım, çayın pek güzel olmuş nasıl demledin bunu? Lale Hanım gururla: şekerim, özel hiç bişey yapmadım, demleyiverdim işte. Bi de kaçak çay diye bir terim vardı. Herşeyin ülkemizde bulunmadığı sıralarda yurt dışına çıkanlar değişik çaylar getirirdi. Bunlar öyle bol bol kullanılmaz birer tatlı kaşığı kadar demliklere serpiştirilirdi. Müfide Hanımcım, bizim teyze oğlu arabistandan seylan çayı getirmiş. Bi güzel demledim. Gel de bi sabah çayı içelim şöyle. Tabiki çaylar poşette olmayınca, bazen süzseniz bile çay bardağının üzerinde çubuklar yüzerdi: AAAAA komşum, valla sana 2 misafir var. Biri biraz kısa ve şişmanca, öbürü uzun ve zayıh. Ayyyyyy bizim oğlanla gelin geliyor o zaman. Gelin evlendikten sonra habire kilo alıyor. Oğulcuğum da, bakımsızlıktan mıdır nedir zayıfladı (bir iç çekiş). Çayın üstüne çıkan bu çubuklar misafir olarak tanımlanırdı nedense. Öyle fincanda falan içilmezdi çaylar. İnce belli, küçük cam bardaklarda içilirdi. Çayını çabuk bitiren yaşlı teyzeler biraz tepki alırdı evin hanım kızlarından. Kızcağız tam oturup kendi çayını içecek: yavruuuum, bi tane daha alayım, pek de güzel olmuş ellerine sağlık. Rahmetli, canım babaannem de sıcak şeyleri hüüüp diye çabuk içenlerdendi. Ağzım kalaylı kızım benim derdi. Dondurmayı da çabucak ısırarak yerdi. Benden önce bitirdiği için benimkinden verirdim hep ona. Elleri de mi kalaylıydı bilmem. Sıcağa soğuğa pek bi dayanıklıydı. Bizim tutamadığımız sıcak tencereleri, yüzünü buruşturmadan kavrardı. Canım Meleğim benim, o eskinin soğuk günlerinde, çamaşır yıkaması geldi şimdi aklıma. evimiz sobalı, dolayısıyla sular buz gibi akıyor. O buz gibi sularda, tekrar tekrar durulardı çamaşırları. Bulaşık yıkarken gıcır gıcır sesler gelirdi hep. İyice ovalardı bardakları: aman yavrum, iyice durulayacaksın bunları, bu deterjanlar kolay kolay arınmıyor. Ben yıkayayım dediğimde: hadi yavrum sen dersini çalış, tatilde yıkarsın derdi hep........o tatiller hiç gelmezdi. .....neyse bu konuyu keselim. yüreğin dayanmadığı noktaya geldim yine. özlemim depreşti.

Bütün bunlar bu ara eski usül çay demlememden çıktı. Bi gün bi baktım bardağımın üstünde (bu arada her zaman cam bardakla çay içenlerdenim) 2 adet, yüzen çubuk. Hah dedim bizim prenseslere 2 misafirimiz var. Kim geliyor dediler. Hımmm biri şöyle tıknazca ama çok şişman değil. öbürküsü ise orta boylu, zayıf bi tip deyice bizimkiler ağzı açık bana bakıp. anne gelecek kişiler sana tiplerini mi tarif etti deyince, güldüm, anlattım bunları da onlara. Gülüştük.

Ufffffff gözlerim doldu, yüreğimle burnumun kökü arasında bi köprü mü var ne? ne zaman acısa yüreğim şu burnum da sızlar hep. Babaannem benim, meleğim, dağlardan büyük yüreğini öperim senin, nerelerdesin, bıdıbıdam, babayem, yumuşacık kollum, çok erken gittin. Ben seninle evimin camının önünde çay içecektim. ellerini soğuk sudan sıcak suya sokmayacaktım. Okulum bitti, büyük adam oldum, seni lokantalara, tatillere götürecektim. Bu benim kızım diyecektin, bunu ben büyüttüm, gururla. Yoksun. Yüreğim çok acıyor babaannemmmmmm.




3 Mart 2009 Salı

SEME VE YABANİ KUZU NEREYE GİTTİ

Arkadaşlar, mutluluk günceleri (seme ve yabani kuzu) kaldırılmış. son yazılarının başlığıda bana bir garip geldi. ancak ben kaldırıldıktan sonra baktığım için okuyamadım. okuyabileniniz ve niye bloglarını kaldırdıklarını bileniniz var mı?

2 Mart 2009 Pazartesi

İŞTE ÖYLE Bİ ŞEY


Aslında hastayım. heryerim ince ince kırılıyor. ama şöyle tatlı tatlı. bi şkayetim yok yani. termoforum sırtımda. zaten onunla pek sıkı fıkıyız. (birileri duymasın). seviyorum şu termoforu. sırt ağrılarıma acaip iyi geliyo. bi de minicik. çok sevimli. tylol hot ımı içtim. kafamda iyi. oturdum bilgisayarın başına. alkole ne gerek. iç tylol hot ı keyfine bak.

Durun yaaaa. ben neler yazıyorum. asıl yazacaklarım bunlar değil. kafam iyi ya. idare edin işte. Bu gün çok şaşırdım. sevindim. düşündüm. huzur buldum. hani cumhuriyetimi kurmuştum. sümsükler klübünden istifa etmiştim de artıkın sünger bob olmayacaktım ya. En son, bu gün, öğleden önce, pamuk kalpli dostuma, bir bardak çay içmeye gittim. amacım fikirlerimden bahsetmek. (canım benim sabırla dinler beni, hep aynı şeyleri söyler ama ben dinlemem). Dedimki: tamam buraya kadar. verdiğim süre doldu. artık bir selamlık hakkı da yok. üç gündür, selam vermiyorum, surat asıyorum. gelip de bi niye demiyo. 11 yıl tamı tamına. bu kadarını hak eder dimi dedim. Aynı şeyleri söyledi. haklısın dedim ama kırgınım. içim elvermiyor. tamam dedi. öğlen yine karşılaştık. selam vermedim o da vermedi. normaldi artık. eskisi kadar takmadım. kararımı vermiştim..........

öğleden sonra kliniğe girdi. bana doğru yürümeye başladı. işime devam ettim. bakmadım. bişey söyliycem dedi. dinledim. ben böyleyim işte dedi. görmüyorum. yanımdaki görmediniz mi dedi, hiç görmemiştim seni. farkındayım. geliyorum kliniğe sende bi surat. çevirip başını gidiyorsun. tam da şu sırada böyle olmamalıyız dedi. üzgündü. görmediğine çok inanmadım. ama önemli olan bu değildi. bana verdiği değerdi. tek beklediğim buydu. sırtımdan kocaman yükümü aldı. selam vermemeye zorlanmak çok zordu benim için. sokakta gördüğü kedi ile bile konuşan ben için zordu 11 yıllık arkadaşı ile selamlaşmamak. sarıldım. kendini daha fazla kötü hissetsin istemedim.

işte ben böyleyim. her şeyi görürüm, duyarım bazen hatta hissederim. iyi gibi görünse de inanılmaz bir yük aynı zamanda. sevecen konuşulsun isterim. hatırnaz olunsun isterim. küsmeyelim isterim. şirinler köyü mü yaratmaya çalışıyorum acaba. ütopya mı beklentilerim. olmazı mı oldurmak benimkisi. ama bu da benim elimde değil işte.

inanamıyorum. geldi. böyle bir de açıklama ile. hiç yapmazdı. ama yaptı. haksızmıyım bilmem ama kendimle öğündüm. bunu kendimin sağladığını düşündüm. tutarlı oldum, daha önce ona kendim örnekler sundum. tam bi kimyasal etkileşim gibiydi. bi dönüşüm gibi. bir çarpışma ve her iki fotonda başka bir şeye dönüştü. çarpışmalar da gerekli. artık her iki elektronda eski elektronlar değil. bu çevreye de yansıyacak biliyorum. ardışık tepkimeler olacak. ama duyduğum his çok garipti. Evrene dokundum sanki parmağımla bir an. şeffaftı evren. ben dokununca içeri doğru göçtü. geri geldi. ama asla eskisi gibi olmadı. Zafer kazanmış değilim. gurur da değil. mutluluk da değil: huzurdu. olması gereki yapmak gibiydi.

Birkaç gün önce onu rüyamda görmüştüm. bana sarılmıştı. çok şaşırmış ve ne garip o böyle şeyler yapmaz demiştim. bazen rüyaların daha bir gerçek olduğuna inanıyorum.

UYYYYY FADİME DAAAAAA


Fadime dünyalar tatlısı, güler yüzlü, zeki ve kendini geliştirme kapasitesi yüksek bir kız. 1.5 yıldır tanışıyoruz ve onu tanıdığım için inanılmaz mutluyum. Çünkü ender pozitif insanlardan biri. sabahları hep güler yüzle gelir: günaydın hocam. Ama her insan gibi onunda bi kusuru var. Birşeyleri ortadan yok etme ve sonrasında asla hatırlamama. Bu kusur bazen beni sınırlara getirir.

Geçenlerde yeni aldığım örgü dergisini bulamıyorum. Bişeyleri bulamamak benim kabusum gibidir. O şeyin ne olduğu hiç önemli değil, basit bi bez olsun isterse. Mesele onun nerde olduğudur. Deli gibi aramaya başlarım: allah allaaaahh nerde ya bu, üffffff. Büyük prenses: anne yaa boşver çıkar biyerden. Tabi ya çıkar, tamam neyse. 2 dakika sonra: üff yaaa ben onu şuralarda bi yerde gördüydüm. nerde ki bu. şeytan aldı götürdüüüüü diyen bendeniz. Asla aradığımda bulamam. Neden dersiniz? Çünkü Fadime onu en olasılıksız yere koymuştur. En mantık dahilinde olmayan bir yerden es kaza bi gün çıkar ve şoka girersiniz. Nasıl mı? işte aynen şöyle: fotoğraf makinasının şarjını araıyoruz. Yok, heryere baktık, ailece seferberlik ilan ettik, el birliği ile aradık: yine de yok. Buharlaşıp uçmadı ya, evde olmalı ama yok işte. herkesde aynı cümle: fadime nereye koydu kimbilir? Fadimeye sorulur: Fadimecim, fotoğraf makinasının şarjını gördün mü, hani şu büyüklükte, siyah. Yooo hocam hiç görmedim, ben bi bakıyım. Akşam olur: hocam hiç bi yerde yok nerde acaba. İçimde yine aynı bezginlik ve çaresizlik hissi. Kimbilir ne zaman çıkacak. Biz 20 yıl sonra bu evden taşınırken mi kavuşacağız şarj makinemize. Ağlayarak sarılacağız birbirimize, tanrımıza şükrederekten. Veee şarj makinesi akvaryumun dolabından çıkar. Gözyaşları ile birbirimize sarılırız. bi sonraki sefere kadar seferberlik iptal edilir, huzur içinde yaşanılır ve çocuklar her daim uyarılır. aman ortalıkta bırakma. bak sonra fadime saklar haaaa. gülüşürüz mor menekşem ve sarı papatyamla.

Fadimeye sorulur: fadimecim, hani o yeni aldığım, nako örgü dergisi nerde. Fadime: bilmemki hocam bende epeydir ortalıklarda görmüyorum. Hadi bakalııım bildik seferberlik. Hadi çocuklar herkes farklı yerlere dağılsın. sen üst kata bak. Küçük prenses: anneeee, benim dolapta da yok. Sinirli anne: tamam o zaman, balkonuna bak bakiiim. Küçük prenses hiç itiraz etmeden bakar, ne anlamı var canım, kış günü balkonda dergi mi olurmuş demez. Bilir çünkü Fadime bu her yere koyar. Tabiki aynı son asla bulunamaz. Gidilir söylene söylene bi dergi daha alınır. Günlerden bir gün büyük prenses gelir: anne yaaa. bak dergiyi buldum, benim test kitaplarının arasındaymış Bak seeen şu örgü dergisine, oks ye merak sarmış, test çözesi gelmiş. Ulan fadimeeeeeee. Ne alaka yaaa. test kitabı ve örgü dergisi. tek ortak özellikleri kağıttan yapılmış olmaları. Niyeeee koydun ki şimdi buraya. ertesi gün: fadimecim dergiyi buldum. yaaa hocam nerdeymiş. Büyük prensesin test kitaplarının arasında. Bilindik cevap: tiiiiiiih, doğru ya oraya koymuştum. Tiiiiiiiih fadimenin tühüdür. Ve diğerlerinin yüzündeki bilindik yüz ifadesi. Bendeniz: fadimeciğim, bişeyi ortada bulduğunda, onu en yakındaki dolaba koyma, hani yangında ilk kurtarılacaklar gibi. Kendi yerine koy. ya da bırak en iyisi orda kalsın emi. Fadime: tamam hocam.

İki gündür büyük presesin yeni kitabı kayıp. Aranıyor yine. Seferberlik ilanı çıkarıldı. ev arandı tarandı: yok. Sanki fadime bizle oyun oynuyor ya da deniyor bizi. Bişey en alakasız nereye tıkılır. Bakalım bulabilecekler mi? kim bulcak acaba. Hani yarışma programı gibi. Eskiden oynardık ya. biri bişeyi saklardı, öbürleri arardı, yaklaştıkça dıııt dıııt falan derdi saklayan. Daha da yaklaşınca daha yüksek sesle dıtlardı, uzaklaşınca daha alçak sesle. yav bu adaletli, koyan nereye koyduğunu biliyo bari. Dıtlıyo. Biz naapcaz, kimse bilmiyo ki yerini. Yok kitap hiç bi yerde. Ama bazen eğlenceli oluyo. bakalım nerden çıkcak, hi hiii, hiii. Yav en kötüsü, o an kitabı bi okuyasınız geliyo. ille bulmak lazım. ama ne çare kader ağlarını örmüştü bi kere. fadime onu nerelere koymuştu. allahtan ümit kesilmezdi. belki buzdolabındaydı. ne bileyim: mutfak dolabında olabilirdi. Şimdi yeni bir anket yapıyoruz:

Fadime sizce kitabı nereye koydu (tıktı):

a-buzdolabına

b-yorgan dolabına

c-klozetin içine (ne olmuş ya kitap banyoda kalmışsa en yakın tıkılma yeri orası)

d-yan komşunun salonuna

e-ne biliiim ben beeee

Ben yeni bir oyun yaratıcam ve bunun patentini alıcam. oyunun adı: fadime nereye tıktı? yemekteyiz yarışması oluyo da bu niye olmasın.

Seni seviyoruz fadime, öyle şekersin ki. Sanki 3.kızım gibi, kardeşim gibi. Bu da bir oyun gibi. Gülüyoruz beraber preseslerimle birlikte. Hadi bakalım kitap nerelerden çıkcak. Bulunca haber veririm sizlere.

1 Mart 2009 Pazar

ALLAH RIZASI İÇİN BİRAZCIK ZAMAN



Tutsak'ın zamanla ilgili yazısını beğenerek okuduktan sonra bir yandan ders çalıştım diğer yandan düşündüm de benim çok kötü fena bir şekilde ekstra zamana ihtiyacım var. Boşa koyuyorum dolmuyo, doluya koyuyorum almıyo cinsinden bir kapana sıkıştım sanki. Neler yapabilirim:
  • Uyku saatimi 1 saat azaltabilirim. Kolay gibi görünmekle beraber, sabahları bir saat erken kalkmam işime yaramaz, bir saatte etkin çalışılmaz. Bir saat geç yatayım desem, ben belli bir satten sonra yatarsam uyuyamam. Sizce erken kalkma işini 2 saate mi çıkarsam?

  • Öğlen araları yemeğe gitmeyebilirim. Odamda bişeyler atıştırırım. Uf yaaa bu da günün en eğlenceli zamanıydı ama. Yemek bahane arkadaşlarla ne güzel sohbet edip kafa dağıtıyorum bu süreçte. Sizce bu eğlenceden vazgeçsem mi?

  • Haftada 3 gün spora giderim normalde 18.30 da evden çıkar 20.3o da gelirim. Haftada bire mi düşürsem acaba sporu? (uff ya kilo almak düşüncesi bile berbat bi kabus gibi)

  • Haftada 3 yarım gün klinik nöbetim var. Geri kalan zamanların hepsinde ders çalışabilirim ama benim ekstralarım hiç bitmez. Arayan arayana, rica eden edene. Daha sabah geldiğimde kapıda mutlaka birileri beni bekliyor olur. Görmezlikten gelmeye falan çalışırım ama olmaz ki, adam tam kapımın önüne dikilmiş. Bi çay içemeden başların çoğunlukla güne. Sünger Bobuz ya. (haa buarada yanlış anlaşılmasın seve seve yapıyorum). Bir-iki derken bi bakmışım saat 15.30 olmuş. İnsanları kırmadan hastaları başkalarına mı yönlendirsem?

  • Yaaa ben bu arada hiç gezmeye gidemiycem mi, goblem işleyemeyecem mi, kitap da mı okumak yok....bööööööö, naaapcam ben yaaaaaaaa.

  • Bi tane daha fikrim var, bu çok güzel. Sizler bana bir süreliğine 1 er saatinizi borç verseniz de ben sonra size bunları hatta faizleri ile ödesem ha? olmaz mı? lütfeeeennnnn. Söz, geri ödüycem. Ben borcuna sadık bir insanım. Hem zaman nedir ki canım, rölatif bi kavram işte.

Görün işte halimi, neler teklif edecek duruma geldim. Hiiiiii saat 21.50 olmuşşşşşş. benim gitmem lazım. yaaa ben blogları ne zaman okuycam ve yazıcammm. Arkadaşlarrrrr, aranızda ben ders çalışırken bana blogları okuycak biri var mı????????